Giriş
Herkes, mutluluğa ulaşma ve şanssızlıklardan alabildiğine uzak durma arayış ve çabası içerisindedir. Bireylerin günlük işlerinden, tarihe yön veren belli başlı olaylara değin her şey, kökeninde, insanlığın, daha mutlu olma arzusunun birer ifadesi olarak gündeme gelir.
Bu durumda mutluluğu oluşturan şey nedir diye bir soru akla gelmekte, gerçekten de nedir mutluluk, neler insanı mutlu edebilir? İnsanlar, arzularına karşılık bulduklarında mutlu olma eğilimindedirler. Ancak “arzu” sözcüğü, çoğunlukla, kendi asal anlamında anlaşılmayabilmekte. Bunun nedeni, şimdi var olan şartlar altında, arzularımızın iyiden çok, kötüye yönelik olmasıdır. Haksız bir temele sahip arzu, kişinin asal aklından çıkış bulmaz. Asal aklımız, bu tip arzuların kişiyi yanlış noktalara taşıyacağının gayet iyi farkındadır. O yüzden de, kötü arzuları dışlayıp, iyileri yerine getirme sürekli mücadelesi içerisindedir. Ve de insanlar, kimi kez, yaşamları pahasına bile olsa, asal akıllarını hoşnut kılacak mutluluk arayışını daima sürdürmektedirler. İnsanlık şu an içerisinde bulunduğu durumda, ölüm perdesini yırtmaya çalışarak, yaşam ışığına ulaşmadaki zorlu yolda el yordamı ile ilerlemeye çalışmaktadır.
Bugüne kadar, kötü arzuların peşinde koşarak, asal aklının aradığı mutluluğa ulaşmayı başarabilen tek bir kişi bile söz konusu olmamıştır. Bu tipteki arzular, her tatmin edilişleri sonrasında, insanın vicdanında rahatsızlık ve yüreğinde içten içe bir acı bırakmaktan başka bir şey kazandırmazlar. Bir ebeveyn, çocuğuna nasıl kötülük yapmayı öğütlemez ya da bir öğretmen, öğrencilerine kasten haksızlık yapmayı nasıl asla öğretmez ise, her insanda var olan asal aklın doğal dürtüsü de, her zaman kötüyü hor görüp, iyiliği yücelten bir rehber olarak işlevini sürdürür.
Asal aklın isteklerini gözü kara yerine getirerek iyiliği gerçekleştirebilmenin yoğun mücadelesine, özellikle inanç sahibi insanların yaşamlarında sıklıkla tanık oluruz. Ne var ki, zamanının başlangıcından bugünlere dek, yine de tek bir kişi bile, asal aklının öngördüğü biçimde sürekli yaşamayı başarabilmiş değildir. Aziz Pavlus’un da işaret etmiş olduğu gibi, “Doğru olan yok, tek bir kişi bile. Anlayışla davranan yok, Tanrı’yı arayan yok.” (Romalılara Mektup 3:10-11) İnsanın içinde yaşamak durumunda olduğu şartlarla yüz yüze kaldığında, Pavlus bu kez de acı içerisinde şöyle yakınmıştır: “Çünkü varlığımın derinliğinde Tanrı Yasa’sını gönülden onaylıyorum. Gel gelelim bedenimin parçalarında bambaşka bir yasa görüyorum. Sağduyumun yasasına karşı savaşan ve beni, bedenimin parçalarında işlerlikte olan günah yasasına tutsak kılan bir yasa. Ne zavallı bir insanım.” (Romalılara Mektup 7:22-24)
Her insan bünyesinde benzeri bir iç çatışması yer almaktadır. Bireyin iç benliğinde, iyilik arayışında olan asal akıl ile kötülüğü arayan kötülük aklının eğilimleri aynı anda yer alabilmektedir. Bu iki eğilim, birbirlerinden tamamen farklı doğrultudaki amaçları gerçekleştirebilmenin zorlu mücadelesi içindedirler.
Doğal yasalara göre, böylesi bir çatışmayı bünyesinde barındıran varlık hangisi olursa olsun, yok olmaya mahkumdur. Böylesi bir iç çatışmasını sonradan edinmiş insanoğlu ise, deyim yerinde ise, her an yok olabilmenin eşiğinde yaşamını sürdürmektedir. Peki, bu denli ciddi bir sonuca gidebilecek noktada yer alan insanoğlunun yaşamının, daha başlangıçtan böylesi bir çelişki içerisinde yaratılmış olması akla yatkın mıdır? Öyle ya, kendi içinde çatışmalı bir tabiata sahip varlıkların vücut bulabilmeleri nasıl mümkün olabildi? İnsan yaşamı, daha başlangıcında bu tip bir tezat, çatışma yüküne sahip idiyse eğer, ortaya çıkması söz konusu olabilir miydi? Bu durumda, böylesi bir çatışmanın, insan ırkının ortaya çıkışından sonraki bir zamanda, belli bir noktada gelişmiş olduğu düşüncesine yönelmemiz doğru olur. Hıristiyanlık düşüncesinde örneğin, bu bozulma ve çöküşe yöneltme durumu, insanın Düşüşü olayının bir sonucu olarak değerlendirilir.
Bu noktada, insanın içinde yaşadığı şartların düşkün olduğu fikrine karşı çıkabilecek kimse olacağını zannetmiyoruz? Kendi kendini yok ediş noktasının eşiğine, Düşüş nedeni ile gelindiği düşüncesini algılayabildiğimizde ancak, içimizdeki bu çatışmaya son verebilmek için gereken çabaları göstermeye başlamamız ve kötülük aklımızdan çıkış bulan kötü arzuları dışlayıp, asal aklımızdan kaynaklanan iyi arzulara kucak açmamız mümkün olabilir. Bununla birlikte, iyinin ve kötünün tabiatlarının neler olduğu yönündeki soruya en tatmin edici cevabı vermekte yine de yetersiz kalmaktayız. Bizler örneğin halen, teizm ve ateizmin hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğu sorusu gündeme geldiğinde, bunu ayırt edebilecek mutlak ve belirleyici bir cevabı vermemize yardımcı olacak gerçeğin açık bir ifadesine sahip değiliz. Ve yine, asal aklın ve asal akla karşı çıkan kötü arzuları doğuran kötülük aklının kaynaklarının neler oldukları, insanları yok oluşa götüren içlerindeki çelişkinin kökeninin neye dayandığı gibi bir dolu soruya tatmin edici cevaplar verebilmenin henüz çok uzağındayız. Oysa ki, kötü arzuların üstesinden gelip, yok edebilmek ve de iyi arzularımızı takip edebilmek için, bu bilgisizliğin üstesinden gelmek ve iyi ve kötünün ne olduğunu açıkça ayırt edebilmeye ihtiyacımız vardır. Bizlerin, asal aklın aradığı iyi yaşama yönlendirecek yola yönelmemiz ancak o noktadan sonra mümkün olabilir.
Entelektüel bakış açısından, insanın Düşüşü, insanlığın bilgisizlik çukuruna düşüşünü simgeler. İnsanlar, içsel ve dışsal ya da akıl ve beden olmak üzere iki yönlü bir oluşuma sahiptirler. Benzer şekilde, entelekt (akıl-idrak) de, bilgisizlik de içsel ve dışsal olmak üzere iki boyuttan oluşurlar. İçsel bilgisizlik (cehalet), dini anlamda, ruhsal bilgisizlikle eş anlamlıdır ve de insanlığın çıkış noktasının ve yaşamın amacının ne olduğu, ölümden sonra bizleri nelerin beklediği, Tanrı ve öte dünya olgularının gerçekten var olup, olmadıkları, iyi ve kötünün tabiatlarının neler oldukları gibi konuları cevaplamada yetersiz kalınan bilgisizliktir. Dışsal bilgisizlik ise, insan vücudu da dahil olmak üzere tabiat dünyasına yönelik konulardaki, örneğin, fizik evrenin orijininin ne olduğu, tüm fenomenlere yön veren doğal yasaların neler oldukları gibi konulardaki bilgi açmazıdır.
Tarihin başlangıcından bugüne dek, insanoğlu, ara vermeksizin, bu her iki alandaki bilgisizliğinin üstesinden gelip, aydınlanabileceği gerçeğin arayışı içerisinde olageldi hep. İnsanlık, dinler ve felsefeler kanalı ile içsel gerçeği, bilim aracılığı ile de dışsal gerçeği anlamaya çalıştı. Din ve bilim, her biri kendi sahalarında, gerçeğin araştırıldığı metotlar olarak bilgisizliğin üstesinden gelip, aydınlanmaya giden yolda aracı oldular. Bu anlamda, din ve bilim, en sonunda, bütünlük içerisinde işbirliği içine girip, var olan sorunlarını, gerçeğin içsel ve dışsal boyutunu bünyesinde barındıran gerçek aracılığı ile uyum içerisinde bütünleştirmek ve bunlara böylece çözüm getirmek durumundadırlar. Bizlerin kalıcı, sonsuz mutluluğa ulaşabilmemiz, bilgisizliğimizin bu iki boyutunun da ortadan kalktığı ve asal aklımızın arzularına uygunluk içerisindeki mutlak iyilik noktasında mümkün olabilir ancak.
İnsan yaşamının temel sorunlarına çözüm getirilmesinde iki temel yol ayırt etmekteyiz. İlkinde insanlar, sorularının cevaplarını, bir sonuç dünyası olan madde dünyası içerisinde arayageldiler. Bunun bilgisizliğe son vermede izlenmesi gereken yegane, en üstün yol olduğuna inananlar, iyiden iyiye gelişen bilim karşısında adeta huşu ile şapka çıkarıp, bilimin sınırsızlığını ve sağlamış olduğu maddesel rahatlığı yere göğe sığdıramadılar. Ne ki, bilimin tüm bu gelişmişliğine karşın, sadece bedeni tatmin eden dışsal şartların iyileştirilmesi ile gerçek bir mutluluk duyumsanamayacağı bugün ulaşılan noktada açıkça görülmektedir. Bilimin ilerleyişi, kuşkusuz çok rahat, yaşanılır sosyal ortamlar yaratmış olmakla birlikte, tek başına bunun, içsel benliğimizin manevi arzularını gerçek anlamda tatmin edebildiğini iddia etmek söz konusu değildir. Bedeni zevklerden hoşlananların ulaştıkları geçici mutluluklar, ruhta aydınlanmış olanların, alabildiğine basit bir yaşam içerisindeyken bile vardıkları sınırsız mutluluk ve doyumun yanında hiç kalır. Kraliyet sarayının tüm ihtişamını elinin tersi ile bir kenara iterek Yol’la bütünleşme sürecinde vecd haline ulaşan Gautama Buddha, yüreğinin gerçek anlamda huzura kavuşacağı yer arayışında evsiz yurtsuz dolaşan ne tek ne de ilk kişi değildi kuşkusuz. Sağlıklı bir beden nasıl sağlıklı bir akla ihtiyaç duyarsa, bedenin sevinci de, ancak akıl gerçek anlamda hoşnut olduğunda tamamlanabilir. Madde dünyası denizinde, yalnızca bilimin yelkenine güvenerek fiziksel rahatlık arayışında yolculuk eden bir denizcinin, arzuladığı tüm kıyılara uğradıktan sonra, günü geldiğinde farkına varacağı yegane şey, bu denizin, bir gün, fizik bedenini barındıracak bir mezardan öte bir şey olmadığı gerçeğidir.
Bilimin nereye doğru gittiğini sorguladığımızda, bilimsel araştırmaların, bugüne dek sebebin içsel dünyasına henüz yeterince kucak açmadığına tanık oluruz. Bilim, kendini, yalnızca sonuç dünyasının dışsal fenomenlerini araştırmaya vererek, esas olan sebep dünyasını nedense hep geçmiştir. Ancak, bugün ulaşılan noktada bilim de, yeni bir döneme geçiş yaparak, dikkatini fenomenlerin dışsal ve sonuçsal dünyasından, özün (esasın) içsel ve sebepsel dünyasına yöneltmeye kendini zorunlu hissetmekte. Bilim dünyası, bilimin tek başına, sebepsel ruh dünyasının teorik açıklamaları olmaksızın, ulaşmak istediği amaçlara ulaşamayacağını anlamış bulunmaktadır. Bir başka deyişle, denizci artık, dışsal gerçek arayışında, bilim yelkeni altındaki yolculuğunu tamamlayıp, bir başka yelken, inanç yelkenini de takarak, bu kez içsel gerçek arayışındaki yeni yolculuğuna başlamış bulunmaktadır. Ve denizci ancak bu yolculuğunun sonunda, asal aklının arzuladığı güzergaha ulaşabilecektir.
Bu noktada, insan çabasının, bir sonuç dünyası olan fenomen dünyasının ötesine geçerek, insan yaşamına yönelik temel sorulara, sebep dünyası bünyesinde cevaplar aramaya başladığına tanık olmaktayız. Kuşkusuz, bu konuda bugüne dek, felsefeler ve dinler, pek çok katkılarda bulundular. Ancak gerçek olan o ki, gerek düşünürler gerekse de ruhta bilgeliğe ulaşmış kişilerin, kendi zamanlarının insanlarına yönelik iyilik yolunun açılımı için oluşturmuş oldukları yapı taşlarının pek çoğu, bugünün insanları için, taşımak zorunda oldukları yüke artı bir takım ruhsal yükler oluşturabilmekte.
Tarafsız bir yaklaşımla düşünüldüğünde, bugüne dek tek bir düşünürün bile, insanlığın boğuşmak durumunda olduğu büyük acılara kalıcı bir çözüm getirebildiğini söylemek mümkün değildir. Yine bir tek insanın bile insan yaşamı ve evrene yönelik temel sorunların çözümlenebileceği bir yolu insanlık adına açabildiğini söyleyecek noktada değiliz henüz. Bu insanların pek çoğunun öğreti ve felsefeleri, kuşkuculuğun daha bir yerleşiklik kazanmasına neden olacak şekilde, insanları daha çok kararsızlığa sürükleyerek kafalarda yeni yeni soruların oluşmasına zemin hazırladılar. Bugün artık, her yeni oluşan dinin, kendi zamanları içerisinde, el yordamı ile kör topal giden pek çok ruha sağlamış olduğu canlandırıcı aydınlık da, tarihin akışı ve giderek sorgulayan kuşkuculuk yaklaşımı içerisinde hızla sönükleşen bir ışığa dönüşmüş bulunmaktadır.
Hıristiyanlık tarihini ele alın örneğin. Tüm insanlığın kurtuluşunu müjdeleyen bir din olarak, iki bin yıllık karmaşık tarihi içerisinde, etki alanını bugünlere ulaşacak şekilde tüm dünyaya genişletmiş olmakla beraber, bir zamanlar Roma İmparatorluğu döneminde sahip olduğu, ve kendisini en şiddetli eziyetlere maruz bırakan Romalıları, çarmıha gerilmiş İsa karşısında dize getirmeyi başaran aynı ruh gücünü halen sürdürüyor olduğunu söylemek mümkün mü? Ortaçağ derebeylik sistemi ne yazık ki bu ruhu, deyim yerindeyse diri diri toprağa gömdü. Reform hareketi ile, her ne kadar yeni bir yaşam meşalesi ateşlenmiş olsa da, gerçek o ki, Hıristiyanlık, karanlığın güçlerinin gelişimi karşısında bir daha asla eski gücüne ulaşamadı. Kilise kurumuna olan sevgi ve güven sarsılıp da, kapitalist hırs dalgası altındaki Hıristiyan Avrupa’nın yoksul bölgelerindeki aç insan toplulukları acı ile inlediklerinde, kurtuluş çağrılarına gelen cevap, ne yazık ki gökyüzünden değil yeryüzünden oldu. Bu cevabın adı komünizm idi. Hıristiyanlık ise, özünde Tanrı sevgisini barındırmayı amaçlayan bir din olarak ortaya çıkmış olmasına rağmen, maalesef, o dönem insanlarına hiçbir şey veremeyen, yalnızca boş sloganlar atan yozlaşmış ölü bir ruhban bedenine dönüştü. Olayların bu noktaya gelişi ve içten içe bir isyan dalgasının oluşması ile birlikte de, bu denli büyük acıların yaşanmasına böylesine kayıtsız kalabilen insafsız bir Tanrı olgusunun gerçek olamayacağı düşünceleri için elverişli zeminler üzerinde, Batı toplumları bünyesinde çağdaş materyalizmin doğuşu ve giderek komünizm düşüncesinin benimsenmesi için gereken tüm temeller de atılmış oldu.
Hıristiyanlığa gelince, komünizm ve materyalizm düşüncelerini alt edecek gerçeği sunmak bir yana, onların kazandığı başarıları egale edebilecek ruhsal yeterliliğini bile ortaya koyamaz hale geldi. Bu din bünyesinde yer alan gerçek inanan kesimin elinden ise, bu ideolojilerin kendi bünyelerinde dal budak salarak etki alanlarını tüm dünyaya yaymalarına çaresizlik içerisinde seyirci kalmaktan başka bir şey ne yazık ki gelmedi. Gerçek Hıristiyanlık ruhunun bu denli zayıflaması gerçekten de acı veren bir olgu idi. Ancak bundan da kötüsü, Hıristiyan doktrininde, tüm insanlığın aynı ebeveynlerden geldiği savunuluyor olmasına rağmen, pek çok Hıristiyan ülke vatandaşının, salt derilerinin rengi farklı diye “kardeşleri” ile bir arada oturmaktan bile kaçınır olmaları idi. Bu durum, İsa’nın öğretisini uygulamaya koyabilecek gücünün önemli bir bölümünü yitirmiş bugünün Hıristiyanlığının içine düştüğü durumun ciddiyetini bir parça da olsa sergileyebilecek uygulamalardan sadece birisi oldu. Bu gerçeklerin özü irdelendiğinde, Hıristiyanlığın, bugün artık sadece faydasız ritüellerin yerine getirildiği işlevselliğini yitirmiş bir kuruma dönüştüğünü söylemek çok da yanlış olmayacaktır.
Tüm sosyal yaraların sarılacağı ve bunlara çözüm getirme iddiası ile ortaya çıkan kötü merkezli sistemlerin son bulacağı gün belki bir gün gelecek olmakla beraber, yalnızca insani çabalarla yok edilmesi mümkün olmayan bir sosyal yara var ki, o da, cinsel değerlerin alabildiğine yozlaşarak, zaman içerisinde yaygın kültürün bir parçası haline dönüşmesi olgusudur. Hıristiyan doktrinine göre bu, temel günahların en başı olarak kabul edilmesine rağmen, özellikle de bugünün Hıristiyan toplumlarında, insanlarının çoğunun gözü kara içine düştüğü ahlak gırdabının önünü kapatabilecek gücün sergilenmesinde ne yazık ki yetersiz kalınmaktadır.
Günümüz Hıristiyanlığı, kendi iç bünyesi de dahil olmak üzere, o denli çelişki ve iç çatışmaları ile parçalanmış durumdadır ki, sayısız ruhların ahlaksızlık çukuruna yuvarlanmalarına çaresizce bakmaktan öte elinden bir şey gelememekte. Tek başına bu gerçek bile, geleneksel Hıristiyanlık kurumunun, içinde yaşadığımız çağda, insanlığın kurtarılmasına yönelik Tanrı’nın takdirsel çalışmasını taşımada yetersiz kaldığının yeterince açık bir göstergesidir.
Peki ama büyük bir gayretle içsel gerçek arayışına giren inanç sahibi insanların, Tanrı tarafından verilmiş misyonlarını yerine getirmede yetersiz kalmalarının nedeni nedir? Sebep dünyası ile bir sonuç dünyası olan fenomen dünyası arasındaki ilişki, akıl ve beden arasındaki ilişkiye benzer. Bu ilişki, sebep-sonuç, içsel-dışsal, özne birim-nesne birim ilişkisidir. (Yaradılış 1.1) İnsanların, mükemmel karaktere, ancak ve ancak akıl ve bedenleri tam anlamı ile bütünleştiğinde ulaşabilmeleri gibi, sebep ve sonuç dünyaları da, ideal dünyanın oluşabilmesi öncesinde, mükemmel bir uyum içerisinde birleşmek durumundadırlar. Yine akıl ve beden arasındaki ilişkide olduğu gibi, ne fenomen dünyası sebep dünyası olmaksızın var olabilir, ne de sebep dünyası, fenomen dünyasından ayrı varlığını sürdürebilir. Dolayısı ile, ölüm sonrası yaşam, ayrılmaz bir biçimde bu dünyadaki yaşamın bir devamı ve parçası olduğu için de, gerçek fiziksel mutluluk duyumsanmadıkça, ruhsal mutluluk arayışlarına alınan karşılıklar da tamamlanmış olmazlar.
Dinler, sonsuz yaşam arayışları içerisinde, genelde, hep bu dünya yaşamının gereklerini yok sayma gayreti içinde oldular ve bedenin zevklerini hor görerek ruhsal mutluluk ve doyuma ulaşmayı amaçladılar. Ne ki, bu konuda ne kadar çaba harcanırsa harcansın, insanların, kendilerini bu dünya gerçeklerinden tam olarak soyutlamaları ve de kendilerini adeta bir gölge gibi izleyen fiziksel zevklere duyulan içsel dürtüleri tümden yok etmeleri mümkün olmadığı için, bu dünya ve içerdiği arzular da, ne yapılırsa yapılsın, dindar insanların iç benliklerinde, çoğu kez onları derin acılar içerisinde kıvrandıracak denli canlı kalmaya devam etmektedir. Bu insanları, kendilerini adamış oldukları yüksek inanç ideallerini tam anlamı ile gerçekleştirmekten alıkoyan da, işte istisnasız her insan bünyesinde yer alan bu iç çatışmasıdır. Ruhsal aydınlığa ulaşmayı başarmış ruhani liderlerin bile, bu iç çatışmasının üstesinden gelmede yetersiz kaldıkları bir noktada talihsiz sonlarla karşılaştıkları yabancısı olmadığımız gerçeklerdir. Bugünün dinlerinin işlevselliklerinin ve güçlerinin yetersiz kalışlarının bir temel nedeni de bu tip iç çatışmalarının aşılmamış olması ile yakından bağlantılıdır.
Dinlerin işlevselliklerindeki düşüşe yol açan bir diğer faktör de, bilimin gelişimine paralel olarak insan zihninin de gayet incelikli ve olayları algılamada bilimsel yaklaşımları arar bir seviyeye ulaşmış olmasıdır. Oysa ki, geleneksel din anlayışlarında, bu tip bilimsel açıklamalar hemen hiç yer almamaktadırlar. Bu da, var olan içsel gerçek ve dışsal gerçek yorumlarının birbirleri ile örtüşmediği anlamına gelmektedir.
Dinlerin nihai amaçlarına ancak, kişinin öncelikle yürekten inanması, daha sonra da bu inancın gereklerini uygulamaya koyması ile ulaşılabilir. Ancak, öncelikle neye inandığının gerçek anlamda bilincinde olunmadan, o inancın çok uzun soluklu ya da işlevsel olmasını beklemek hata olur. Örneğin, bizler gerçeği anlamak ve böylece inançlarımızı sabit kılabilmek adına kutsal kitapları okumak yoluna gideriz. İsa’nın, insanları, mesihliğine ikna edebilmek dolayısı ile kendisine inanmalarını sağlamak için mucizeler yapmak durumunda kalması da aynı nedene dayanmakta idi. Anlamak, bilginin başlangıç noktasıdır. Bugün insanlar artık, bilim mantığı ile açıklanamayacak hiçbir şeye inanma yanlısı değiller. Dolayısı ile, dinler, bugün, insanları, belli bir anlayış seviyesine yönlendirmede bile yetersiz kaldıkları için, varoluş amaçlarını ne yazık ki tam anlamı ile yerine getirememektedirler. Oysa ki, gerçek, içsel bile olsa, her zaman mantıklı ve inandırıcı açıklamalara ihtiyaç duyar. Nitekim, dinler de, uzun insanlık tarihi sürecinde, öğretilerinin bilimsel olarak açıklanabileceği bir noktaya hızla ilerlemektedirler.
Din ve bilim, insanın bilgisizliğinin iki boyutunu da ortadan kaldırma misyonlarına bağlı olarak, gelişim süreçleri içerisinde, birbirleri ile çelişir ve uzlaşmaz pozisyonlar içerisinde yer alabilir olmakla beraber, insanlığın, içine düşmüş olduğu bilgisizliğin iki boyutunun da üstesinden gelebilmesi ve asal aklın arzularına karşılık verebilecek iyilik amacını gerçekleştirebilmesi için, tarihin belli bir noktasında, bu ikisini uzlaştıracak ve sorunlarını bütünleyici bir işbirliği anlayışı içerisinde çözmelerine yardımcı olacak yeni bir gerçeğin ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Belli bir dinin bünyesinde yer alan inanç sahibi insanlar, özellikle de Hıristiyanlar için, sahip olunan kutsal kitapların zaten mükemmel ve kusursuz bilgiler içerdiği yaklaşımı içerisinde, bu düşünce, gerçeğin yeni bir ifadesinin ortaya çıkmasının gerekliliği fikri, çok cazip, kabullenilebilir gelmeyebilir. Kuşkusuz gerçeğin kendisi eşsiz, sonsuz, değişmez ve mutlaktır. Ancak unutmamak gerek ki, kutsal metinler, gerçeğin kendisi değil, gerçeğin öğretilmeye çalışıldığı ve tarihin belli dönemlerinde, insanlığın ruhsal ve entelektüel gelişimine paralel olarak verilmiş bulunan ders kitapları gibidirler. Dolayısı ile içerdikleri öğretinin ve gerçeğin ifade ediliş metodunun kapsam ve derinliği de, ulaştırılmış oldukları çağın gerekleri göz önüne alınarak belirlendiği için doğal olarak, özde aynı olmakla beraber, bir takım değişiklikler gösterebilirler. O nedenle, bu “ders kitaplarını”, her ayrıntısı içerisinde mutlak olarak değerlendirmek hatalı bir yaklaşım olur. (Eskatoloji 5)
İnsanların din ihtiyaçları, Mutlak, Nihai Gerçek arayışı ve de asal aklın eğilimine uygun bir biçimde iyilik olgusunu gerçekleştirme dürtüsünden kaynaklanmıştır. Bu bağlamda da her dinin amacı aynıdır. Ancak, dinler, değişen misyonları çerçevesinde, içinde kök saldıkları kültür ve ortaya çıktıkları belli tarihi dönemler belirleyici olacak şekilde farklı kalıplar içerisinde gündeme geldiler. Temel aldıkları kutsal kitaplar da benzer nedenlerden ötürü değişik formatlar içerisinde yer almış olmakla beraber, hepsi, içinden çıkış buldukları ortamın, gerçeğin ışığı ile aydınlatılması yönündeki aynı nihai amaca hizmet etmeyi amaçlamaktadırlar. Ancak daha parlak bir lamba yakıldığında, eski lamba onun ışığı karşısında sönük kalır ve misyonu sona erer.
Ancak, bugünün çağdaş dünyasının, inancın yanı sıra akıl ve mantık süzgecinden geçmiş bilgiyi de arayan ruh karanlığındaki insanlarını, gerçeğin yeni ifadesinin ışığı ile yaşamın tüm parlaklığına ulaştıracak bir bilginin, artık ortaya çıkma zamanı gelmiştir. İsa, bu gerçeğe, Tanrı’nın gelecekte, gerçeğin yeni bir boyutunun açıklanacağına ilişkin şu sözleri ile işaret etmekte idi: “Bunları size simgelerle bildirdim. Ama simgelerle size konuşmayacağım vakit geliyor. Size Baba’ya ilişkin açık bilgi vereceğim.” (Yuhanna 16:25)
Bu durumda, yeni gerçekten tamamlanması beklenen misyonlar neler olacaktır? Yeni gerçek, din tarafından aranan içsel bilgi ile bilim tarafından aranan dışsal gerçeği uzlaştırıp, bilgiyi birleştirmekle yükümlü olacaktır. Öyle ki, bu çift yönlü bilgi birliği temelinde, insanlar, iki yönlü bilgisizliklerinin üstesinden gelip, “bilgiyi” tüm boyutları ile algılayacak yeterliliğe ulaşabilsinler. Yeni bilgiden beklenecek bir diğer şey ise, insanlara, onları, iyilik amaçlarını yerine getirebilmeye yeterli kılabilecek şekilde, kötülük aklının yollarını ne şekilde tıkayabileceklerini ve de asal aklın amaçlarını ne şekilde yerine getirebileceklerini öğretmesidir. Gerçeğin bu yeni ifadesi, insanların, kimi kez iyiyi, kimi kez kötüyü arar çifte akıllılıktan kurtulmalarında da rehber olmalı ve gerçek inanç sahibi insanların Yol’u izlemede yüz yüze kaldıkları iç çatışmalarının üstesinden gelebilmeleri için yeterli bilgi gücünü sağlayabilmelidir. Düşmüş insanlık açısından, bilgi, yeniden doğuş gücünü elinde tutan yaşam ışığı iken, cehalet ve bundan kaynaklanan bağnazlık ise, ölümün gölgesi ve de mahvoluşun yegane nedenidir. Cehalet, gerçek duygu ve duyarlılıkların açığa çıkmasına sekte vurur. Bilginin ve duygunun yokluğunda ise, bir şeyler yapma iradesi tıkalı kalır, açığa çıkamaz.
Duygunun, aklın ve iradenin düzgün işlemediği noktada ise, kişi, gerçek bir insan yaşamını yaşayacak araçlardan da yoksundur demektir. Bizler, Tanrı’dan ayrı yaşayamayacak bir şekilde yaratıldık ise eğer, bu durumda, bizlerin yaratıcımız Tanrı hakkındaki bilgisizliğimizin, bizleri acınacak, zorlu yollar izlemeye mahkum kılması çok doğaldır. Kutsal Kitapları ne kadar gayretle okursak okuyalım, Tanrı gerçeğini açık bir biçimde bildiğimizi iddia etmemiz ya da Tanrı’nın Kalbi’ni bir an için bile olsa hissedebildiğimizi söylememiz mümkün mü? Gerçeğin yeni ifadesi, Tanrı’nın Kalbi’ni de bizlere açmalı, Onun yaradılışı vücuda getirdiğinde duyduğu sevinci, çocukları pozisyonunda yarattığı insanları düştüklerinde duyduğu derin kalp acısını ve kendisine baş kaldırmış olmalarına rağmen, asla bir başlarına bırakamayacağı çocuklarının uzun tarih süreci boyunca kurtarılmaları yönünde verdiği acılı mücadele duyarlılıklarını anlayabilmemize, hissedebilmemize yardımcı olacak bilgileri de içermelidir.
Hem iyiye, hem kötüye eğilimli insan yaşamları ile örülü insanlık tarihi, çatışma ve mücadelelerle doludur. Bugün, mülkiyet, halklar ve toprak bütünlükleri üzerine verilen dışsal savaşların, geçmişle kıyaslandığında giderek azaldıklarına tanık olmaktayız. İnsanlar, artık, geçmişin aksine, ırk ayırımlarını bir tarafa bırakarak, bir araya gelebilmekteler. İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletler, sömürgelerine özgürlüklerini verip, diğer büyük devletlerle eşit haklar tanıdılar ve onları, Birleşmiş Milletler bünyesine dahil etmekle de, yeni bir dünya düzeninin oluşturulabilmesi için gerekli işbirliği için ilk adımları attılar. Uluslararası ilişkilerdeki düşmanlık ve anlaşmazlıklar da, ekonomik kaygıların ön plana geçip, ülkelerin ortak pazarlar oluşturmak üzere bir araya gelmeleri ile giderek azalmaya başladı. Farklı kültürler ise, artık sınırlar ötesinde özgürce paylaşılmakta, ülkelerin geleneksel izolasyonları aşılmakta ve atılan dostluk köprüleri ile Doğu-Batı arasındaki mesafeler sıfırlanmaktadır.
Bununla beraber, önümüzde aşılması gereken son ve kaçınılmaz bir sorun olarak, demokrasi ve komünizm arasındaki soğuk savaş halen güncelliğini sürdürmekte. Bu mücadelede yer alan tarafların her biri, ürkütücü silahlara sahip olaraktan birbirlerine her an saldırmaya hazır bekliyor olmakla birlikte, aralarındaki gerçek çatışma, içsel ve ideolojik bazda yer almaktadır. Bu savaştan kimin galip çıkacağı sorusuna gelince, Tanrı gerçeğine inanan herkesin vereceği cevap hiç kuşkusuz demokrasi yönünde olacaktır. Ancak sorun, demokrasinin, ne komünizmi alt edebilecek yeterlilikte bir doktrine, ne de güce sahip bulunmamasıdır. Bu yüzden de, Tanrı’nın, kurtuluş takdiri çalışmasının sonuca ulaştırılabilmesi için, söz konusu yeni gerçeğin, demokratik dünyanın idealizm anlayışını yeni bir seviyeye yükseltmek ve böylelikle, materyalizmi asimile edecek güce kavuşturarak, insanlığı yeni bir dünyaya ulaştıracak yeterlilikte bilgi gücüne sahip olması gerekir. Bu da, söz konusu gerçeğin, tüm tarihsel dinleri, ideolojileri ve felsefeleri kaynaştırıp tam anlamı ile bütünleştirebilecek bir içerik ve ruh zenginliğini içermesi gerektiği anlamına gelir.
Diğer tarafta, Tanrı ve ölüm sonrası yaşam gerçeğini bilmedikleri için, herhangi bir dine inanmayı reddeden kesime de, bu gerçekler bilimsel anlamda kanıtlar sunarak anlatılabilirse onlar bunu yok saymak için ne denli güçlü argümanları ortaya koymaya çalışsalar da, insan tabiatının bir gereği olarak en sonunda kabullenilip, inanılmaları işten bile değildir. Kaldı ki, ilahi yasaların insanların öz benliklerine işlemiş olduğu tabiatın bir gereği olarak, yaşamlarının yegane amaçlarını madde dünyası içinde arıyor olanlar, er ya da geç yüreklerinde büyük bir boşluk ve yalnızlık duyacakları bir noktada tıkanıp kalacaklardır. İnsanlar, yeni gerçek aracılığı ile Tanrı gerçeğini daha bir bilir hale geldiklerinde ve ruh dünyası gerçeğine daha bir aşina olduklarında yaşam amaçlarını, madde dünyası üzerine değil de sonsuz yaşamı göz önüne alacak şekilde bina etmeleri gerektiğini de kavrayacaklardır. Böylece bu gruptaki insanlar da, kaçınılmaz bir biçimde, farklı bir çıkış noktasından da olsa başladıkları inanç yolunu izleyerek, ulaşmaları gereken noktada diğer insanlar ile gerçek anlamda kardeşlik duyguları içerisinde bütünleşebileceklerdir.
Tüm insanların tek bir gerçek kanalı ile bütünleşmek durumunda olacakları dünyanın nasıl bir yer olacağına gelince, yeni gerçeğin ışığı altında, uzun insanlık tarihi süresince cehalet karanlığını yok etmek için tüm mücadele etmiş bulunanlar bir araya gelerek tek bir dünya ailesi oluşturacaklardır.
Gerçeğin amacı iyiliği gerçekleştirmek olduğuna göre ve iyiliğin kaynağı da Tanrı olduğuna göre, bu gerçek üzerine kurulacak dünyanın merkezi de doğal olarak Tanrı olacaktır. Böylesi bir dünyada yaşayacak herkes ebeveynleri konumundaki Tanrı’yı sevip, hizmet edecek ve birbirleri ile de gerçek kardeşlik ilişkileri ve sevgi uyumu içerisinde bir arada yaşayacaktır. Kişinin, bir başkasına kendi bencil çıkarları için bir şekilde zarar vermesi sonrasında duyduğu vicdani yük ve rahatsızlığın, kazandığını sandığı şeyin tatmin ve sevincinden daha ağır basması, insan tabiatımızın bir parçasıdır. Bu gerçeğin farkına varabilen birey, kuşkusuz kendini bu tip davranışlar yapmaktan alıkoyacaktır. Gerçek kardeşlik sevgisi bir kez ruhlara işlediğinde, kişi de bir daha asla ne kardeşine, ne komşusuna, ne arkadaşına zarar verecek bir davranışta bulunmayı düşünmeyecektir bile. Başkalarını gözeterek bu yönde yaşama alışkanlığı, insanların, yapacakları her hareketin gözetildiği ve insanlarının birbirlerini sevmesini isteyen zaman ve mekan ötesi bir Tanrı gerçeğini duyumsayabildikleri bir toplumda mutlaka ki çok daha yerleşik olacaktır. Kısacası, insanlığın günah tarihinin bir kez sonuna gelindiğinde, insanların bir daha günah işlemeyecekleri yeni bir tarihsel döneme de girilmiş olacaktır.
Bugün, insanların, Tanrı’ya inanıyor olmalarına rağmen, halen günah işlemeye devam ediyor olmalarının nedeni, Tanrı’ya olan inançlarının sadece kavramsal bazda sınırlı kalarak o çok içsel duyguları tarafından algılanamıyor olmasına dayanmaktadır. Öyle ya, Tanrı’yı varlığının en iç derinliklerinde gerçekten duyumsayabilen hangi insan, günah işlemeye cesaret edebilir? Bu yeterliliğe ulaşmış bir insan, günaha bulaşan insanın gerçekte kendi cehennem yazgısını kendisinin belirlediği göksel yasa gerçeğini de doğal bir şekilde algılar. İnsanlığın uzun zamanlarki rüyası olan günahtan arınmış böyle bir dünyayı, Göklerin Hükümranlığı ( Kutsallığın Sevgi Egemenliği), ancak böyle bir dünya, öncelikle yeryüzünde kurulmak durumunda bulunduğu için de, Yeryüzündeki Göklerin Hükümranlığı olarak adlandırmaktayız.
Konuyu şu şekilde bağlamak mümkün: Tanrı’nın, kurtuluş çalışmasının yegane amacı, yeryüzünde Göklerin Hükümranlığı’nın (Kutsallığın Egemenliğinin) tesisine yöneliktir. Daha önce, insanların düşmüş olduklarına (Tanrı merkezlilikten ayrıldıkları) ve de bu düşüşün, insan ırkı yaratıldıktan sonra gündeme geldiğine değinildi. Bizler, Tanrı varlığını kabul ediyorsak eğer, Onun, insanlığın ilk ebeveynlerinin düşüşü öncesinde ne tip bir dünya yaratmak istediğini de anlamak durumundayız. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu dünya, Tanrı’nın yaratma amacının, asal plana göre ürünlerini verebileceği (Yaradılış 3.1) yeryüzündeki Göklerin Hükümranlığının oluşturulması adına yaratıldı. Ne var ki, insanlık, Düşüş nedeni ile, böylesi bir dünyayı tesis edeceğine, bilgisizlik çukuruna düşerek bugünün günah dünyasına çıkış verdi. O zamandan beri de, düşmüş insanlık, Tanrı’nın başlangıçtan beri oluşmasını arzu ettiği Göklerin Hükümranlığı sisteminin onarılması süreci olan insanlık tarihi içerisinde, durmaksızın mücadele vermektedir. İnsanlar bu uzun tarih süresince, gerek içsel, gerekse de dışsal gerçek arayışında, iyilik amacına ulaşmak için çaba sarf edegeldiler.
Bu da, insanlık tarihinin arka planında, Tanrı’nın yaradılış idealinin tamamlandığı bir dünyanın onarımına yönelik Tanrı’nın takdirsel çalışmasının yer aldığı anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, yeni gerçeğin, düşmüş insanlığın asal durumuna dönebilmesinde rehber olacak bilgileri de içermesi gerekir. Bunu başarabilmesi için de, söz konusu gerçeğin, Tanrı’nın, insanlığı ve evreni hangi amaç çerçevesinde yaratmış olduğu ve de insanlığın onarımının ve onarım sürecinin nasıl gelişeceği ve de nihai amacının ne olduğu gibi konulara açıklık kazandırması kaçınılmazdır.
İnsanoğlu, kutsal kitaplarda yazılı olduğu gibi, gerçekten de kelimesi kelimesine, iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesi denen bir meyveyi yemiş olduğu için düşmüş olabilir mi? Eğer neden bu değil idiyse, Düşüş’e yol açan ana faktör ne idi? Yeni gerçek, yüzyıllar boyu düşünürlerin kafalarını meşgul etmiş bu ve benzeri şu soruların cevabını da vermek durumundadır: Mükemmellik ve güzellik Tanrısı olduğunu söylediğimiz bir Tanrı, insanlarını neden düşebilirlik potansiyeline sahip bir şekilde yaratmış olabilir? Her şeyi bilen ve gücü her şeye yeten bir Tanrı, gündeme geleceğini öngörebilmiş olmasına rağmen, Düşüş’e neden engel olmadı? Her şeye gücü yeten bir Tanrı olarak, günahkar insanlarını neden bir anda kurtarma yoluna gitmedi ve bu günah tarihinin bugünlere dek gelmesine seyirci kaldı?
Bir yandan tabiat dünyası bünyesindeki bilimsel yasaların mükemmelliği karşısında hayranlık duyarken, diğer yandan da, bu dünyanın yaratıcısı Tanrı’nın, gerçekten de bilimin gerçek kaynağı olduğu sonucunu çıkarırız. İnsanlık tarihi, Tanrı’nın yaradılış idealinin tamamlanmasına yönelik olarak gelişen Tanrı’nın takdirsel çalışması ise eğer, tüm yasaların koyucusu olan aynı Tanrı’nın, söz konusu uzun onarım takdiri çalışmasını da belli bir düzene göre işleyen bir plan çerçevesinde yürütüyor olması gayet anlaşılırdır. Bu noktada, bizlerin, insanlığın günah tarihinin nasıl, hangi yasaların ihlal edilerek başlamış olduğunu, onarım takdiri çalışması sürecine (insanlık tarihi sürecinde), hangi formül ve yasaların yön verdiklerini, tarihin ne şekilde tamamlanacağını ve de bu sürecin sonunda ne tip bir dünyaya giriş yapılacağını anlamaya çalışmamız hem çok gerekli hem de ivedidir. Yeni gerçek, yaşamın bu ve diğer derinlikli sorularına doyurucu açıklamalar getirmekle yükümlüdür.
Bu sorulara verilecek karşılıklar açık ve anlaşılır olduklarında, tarihi planlayan ve yön veren Tanrı gerçeğini yok saymak da mümkün olmayacaktır. Böylece bizler de insanlarını kurtarabilmek adına ara vermeksizin mücadele veren ve her türlü tarihsel olayın gerisinde gelişmeleri dikkatle izleyen Tanrı’nın duygularını daha iyi duyumsayabileceğiz.
Yeni gerçek, tüm bunların yanı sıra, kendi kültür sahasını dünya geneline yayma misyonuna sahip Hıristiyanlık bünyesindeki zorlu konuların da aydınlığa kavuşturulmasına yardımcı olabilmelidir. Bugünün, belli bir eğitim düzeyine sahip insanları için, İsa’nın, Tanrı’nın oğlu ve de insanlığın Kurtarıcısı olduğu iddiaları tek başlarına yeterince tatmin edici değillerdir. Bu tartışmaların içerisinde yer alanlar, Hıristiyan doktrinlerinin derin anlamlarını anlama çabalarında, açıklama bekleyen pek çok teolojik soruyu da gündeme getirmiş bulunmaktadırlar. Dolayısı ile, yeni gerçek, Tanrı, İsa ve insanlar üçgeninde yer alan ilişkilerin niteliğine, Yaradılış Prensipi’nin bakış açısından açıklık kazandırmalıdır.
Dahası, Üçlü Teslis (Üçlü Birlik) olgusunu çevreleyen zorlu sırlar da açığa kavuşturulmalı ve de Tanrı’nın insanlığın kurtarılmasına yönelik takdirsel çalışmasının, neden ancak, bir tanecik oğlunun çarmıh üzerinde kan dökmesi ile mümkün olabildiği gösterilebilmelidir.
Tüm bunların ötesinde pek çok tartışmalı konu da halen cevap beklemektedir. Hıristiyanlar, haç kefareti sayesinde kurtuluşun verilmiş olduğuna inanıyor olmakla beraber, o günden bugüne henüz tek bir kişinin bile, günahsız olarak doğup, Kurtarıcı tarafından kurtarılmaya ihtiyacı olmayan bir tek çocuk dünyaya getirdiği görülmüş değildir. Tek başına bu gerçek bile, Mesih’te yeniden doğduktan sonra bile, insanların, asal günah olgusunu çocuklarına aktarmaya devam ediyor olduklarının bir göstergesidir. Bu durum, tartışmalı şu soruyu da gündeme getirmektedir: Haç yolu ile kefaretin sınırı nereye kadardır?
İki bin yıllık Hıristiyanlık tarihi süresince kaç milyon Hıristiyan, çarmıh üzerinde dökülen kan ile günahlarından tamamen kurtulmuş olabilmenin gururunu yaşayabildi? Gerçek o ki, bugüne dek tek bir kişi, aile ya da toplum bile, değil günah olgusundan muaf olmak, ilk başlardaki gerçek Hıristiyan ruhunu aynen taşıyor olduğunu söyleyebilmekten çok uzaktır. Bu durumda, haç yolu ile tam bir kefaretin sağlandığı yönündeki geleneksel görüş ile, iç içe yaşadığımız gerçek arasındaki bu çelişkiyi ne şekilde bağdaştıracağız? Tüm bu noktalar, karşılaştığımız ve de yeni gerçeğin açık karşılıklar vermek durumunda olduğu sorulardan yalnızca ilk anda akla gelenleri.
Kitab-ı Mukaddes bünyesinde, semboller ve mecazlarla yüklü, anlaşılmakta güçlük çekilen daha pek çok muamma kafaları kurcalamaya devam etmektedir. İsa, neden tekrar gelmek durumundadır? Gelişi, ne zaman, nasıl ve nerede gerçekleşecektir? Düşmüş insanlık, Onun gelişi ile ne şekilde diriltilecektir? Göğün ve yerin ateş ve diğer felaketlerle yok edileceğine ilişkin kutsal kitap peygamberliklerinin anlamı nedir? Yeni gerçek, işte bu ve daha pek çok diğer soruya, anlaşılması güç bir dil ve simgelerle değil, İsa’nın söz vermiş olduğu üzere herkeslerin anlayabileceği bir dille açıklamalar getirmek durumundadır. (Yuhanna 16:25) Unutmamak gerek ki, Hıristiyanlık bünyesinde yer alan bölünme ve mezhepleşmelerde, Kutsal Kitap’ta yer almış olan simgesel ve mecazi sözlerin, farklı farklı biçimlerde anlaşılıp, yorumlanmalarının rolü büyük oldu. Gerçek bir Mesih merkezli birlikten söz etmek ise ancak yeni gerçeğin açık ifadeleri ile mümkün olabilir.
Ancak çok geniş yelpazede yaşam kazandıracak böylesi bir gerçeğe salt, var olan kutsal metinlerin ya da bu konuya yönelik akademik çalışmaların araştırımı ile, ya da tek başına insan aklının çabası ile ulaşmak mümkün değildir. Esinleme Kitabı’nda da: “Sen yine halklar, uluslar, diller, birçok hükümranlarla ilgili peygamberlik etmelisin” (Esinleme 10:11) şeklinde ifade edilmiş olduğu gibi, bu gerçek, Tanrı’dan gelecek bir esinleme olarak ortaya çıkmak durumundadır.
Bugün, zamanın tamamına erişi ile birlikte, Tanrı, insan yaşamına ve evrene yönelik temel sorunlara bir çözüm getirmesi üzere, bu kapasitedeki bir insanı yeryüzüne yollamış bulunmaktadır. Bu kişi, Sun Myung Moon’dur. Sun Myung Moon, bu misyon çerçevesinde, ruh dünyasının tanımlanması güç sonsuzluk sahasında çok uzun yıllar dolaşarak, gerçeğin arayışında uzun ve acılı bir yol izledi ve takdiri yalnızca Tanrı tarafından yapılabilecek zorlu mücadelelerden geçti. Moon, insanlığı kurtaracak gerçeğe vakıf olabilmenin ancak ve ancak üstesinden gelinmek durumunda olunan çok zorlu denemelerle mümkün olabileceğini anladığında, gerek fizik, gerekse de ruh dünyasında milyonlarca kötü ruhla savaşmak ve tek başına üstelerinden gelmek durumunda kaldı. Tanrı, İsa ve Cennet’te yaşamakta olan diğer merkezi kişilerle olan çok özel ruhsal iletişimi sayesinde de, ruh dünyasının bugüne dek gizli kalmış sırlarını aydınlığa kavuşturmayı başardı.
Bu sayfalarda okuyacaklarınız, söz konusu gerçeğin yalnızca bir bölümünü içermektedir. Elinizde bulunan kitap, Sun Myung Moon’un ilk öğrencilerinin kendisinden direkt olarak işitip, duymuş olduklarından yapılan bir derlemedir. Ümit ediyor ve inanıyoruz ki, zamanı geldiğinde, bu gerçeğin çok daha derin ve kapsamlı bölümlerinin yayınlanabileceği şartlar da oluşur.
Bugün dünyanın dört bir yanında, karanlıklar içerisinde kör topal ilerlemeye çalışan çok sayıda ruh, bu yeni gerçeğin ışığı ile yeniden yaşam bulmaktadır. Bunun gerçekleşmesine tanık olduğumuz her durumda, bu derin esinlemelere ulaşmanın sevinç gözyaşlarını dökmekten kendimizi alamıyoruz. Bütün arzumuz, bu gerçeğin ışığının en kısa zamanda tüm yeryüzünü, beklediği esenliğe kavuşturmasıdır.
- Başlık 1 Yaradılış Prensipi
- Başlık 2 İnsanın Düşüşü
- Başlık 3 Songünler (Eskatoloji) ve İnsanlık Tarihi
- Başlık 4 Mesih: Gelişi ve İkinci Kez Gelme Amacı
- Başlık 5 Diriliş
- Başlık 6 Yazgı (Kader)
- Başlık 7 Kristoloji
- Onarım Konusuna Giriş
- Başlık 1 Onarım için Gerekli Temeli Hazırlama Takdirsel Çalışması
- Başlık 2 Onarım Takdiri Çalışmasında Musa ve İsa
- Başlık 3 Takdirsel Tarih İçerisinde Yer Alan Dönemler ve Sürelerinin Belirlenmesi
- Başlık 4 Onarım Takdiri Çalışması Sürecindeki İki Dönem Arasındaki Paralellikler
- Başlık 5 Mesih’in İkinci Gelişi için Hazırlık Dönemi
- Başlık 6 İkinci Geliş