Prensip çalışması ve uygulaması
Yer imlerim

Henüz yer iminiz yok.

Konu 2. Tanrı’nın İnsanlığı Kurtarma (Aslına Onarma) Çalışması

2.1 Onarım takdiri çalışması, Tanrı’nın insanlığı kurtarma çalışmasıdır

Tasarlananın aksi yönde gelişen olaylarla birlikte, günaha bulaşan dünya, insanlığa tarifsiz acıları, Tanrı’ya da çocuklarının içine düştüğü bu durumdan ötürü büyük bir hayal kırıklığı, kalp acısı, kırgınlık ve kederi beraberinde getirdi (Tekvin 6:6). Ancak, Tanrı’nın bunca emek ve sevgi ile vücuda getirdiği dünyayı kendi haline bırakması elbette ki söz konusu olamazdı. Tanrı’nın bir iyilik dünyası yaratma arzusundaki amaç, yaradılışın tüm birimleri ile birlikte sınırsız bir sevinç duyumsayabilmek adına idi. Fakat insanın Düşüşü ile birlikte, dünya, günah ve bunun kaçınılmaz sonucu olan kederlerle bezendi. Ne ki, yaradılış amacını baştan belirlemiş ve bundan asla ödün vermeyecek her şeye gücü yeterlik özelliğine sahip Prensip Tanrı’sının, dünyayı bu şekilde kendi haline bırakması asla söz konusu olamazdı ve nitekim de Tanrı, mutlak olan iradesinin er ya da geç yerine gelmesi için düşüşün hemen ertesinden başlamak üzere onarım çalışmasını yürürlüğe koymakta gecikmedi.

Bu onarım sürecindeki amaç, dünyanın tam olarak kurtarılmasıdır. Bunu gerçekleştirmek için, Tanrı, ilk etapta, Şeytan’ın sahip olduğu güç odaklarını birer birer yok ederek (Elçilerin İşleri 26:18), dünyayı, insanlığın ilk ebeveynlerinin Düşüşleri öncesindeki durumuna onarmak durumundadır. Bir kez o noktaya ulaşıldıktan sonra, kurtuluş çalışması, bu kez de yaradılışın iyilik amacının tamamlanıp, Tanrı’nın dolaysız egemenliğinin tesis edilişine dek sürdürülecektir. (Elçilerin İşleri 3:21).

Hasta bir insanı kurtarmak, nasıl ki onu hastalığı öncesindeki sağlık durumuna onarmak anlamına geliyorsa, suda boğulmakta olan bir insanı kurtarmak da onu suya düşmeden önceki durumuna onarmak anlamına geliyorsa, günah boyunduruğu altında kıvranan bir insanı onarmak da, kişinin, asal günaha bulaşmadan önceki durumuna onarılması demektir. Bu yönü ile Tanrı’nın kurtarma çalışması, bir onarım takdiri çalışmasıdır. (Elçilerin İşleri 1:6, Matta 17:11).

İnsanın Düşüşü, kuşkusuz, insani hataların bir sonucu olarak gündeme gelmiş olmakla beraber, insanları yaratmış olmasından ötürü, Tanrı da, gündeme gelen bu yeni trajik sonucu onarmak ve insanlarını gerçek asal konumlarına onarabilmek adına belli bir sorumluluk yükünü doğal olarak taşıdı.

Tanrı, nesnesi olan insanlar kanalı ile sonsuz sevinci paylaşmayı arzu ettiği için onları da sonsuzluk özelliğine sahip bir şekilde yaratmış olduğu için, Prensip yasaları çerçevesinde, insanlarını salt düşmüş oldukları için bir başlarına bırakması kendi Yaradılış Prensipi’ni ihlal edeceğinden asla söz konusu olamazdı. Dolayısı ile Tanrı’nın bakış açısından, Prensip merkezlilikten sapmış (düşmüş) insanlarını yaratılma amaçları olan asal arınmış durumlarına onarmak uygulamaya konacak yegane çözüm idi.

Tanrı, insanları yarattığında onlara, üç büyük kutsamayı gerçekleştirmeleri için yardımcı olacağı sözünü de verdi (Tekvin 1:28) ve bu iradesini, İşaya peygamber kanalı ile şu şekilde ifade etti: “ ...evet ben söyledim ve yerine getireceğim, ben tasarladım ve onu yapacağım.” (İşaya 46:11). Bu, Tanrı’nın Düşüş olgusuna rağmen, bizlere olan vaadini, bu kutsamaların onarılacağı bir takdirsel plan çerçevesinde yerine getirmek için çalışmalarını sürdüreceği anlamına da gelmekte idi. Tanrı bu amaç çerçevesinde, Mesih (Kurtarıcı) pozisyonundaki İsa’yı, bizlerin, asal, ideal durumlarımıza onarılmamız için yolladı. İsa’nın öğrencilerine yönelik şu sözleri bu gerçeğe işaret etmekte idi: “ Göksel Babanız mükemmel olduğu gibi, siz de mükemmel olun” (Matta 5:48). Asal kişiliğine sahip, ideal insan, Tanrı ile bir bütün oluşturduğundan ilahi bir tabiata sahiptir dolayısı ile de yaradılış amacının bakış açısından, Tanrı’nın mükemmel oluşu gibi kendi de mükemmeldir.

2.2 Onarım takdiri çalışmasının amacı

Onarım takdiri çalışmasının amacı, Tanrı için iyi bir nesne birimlik oluşturacak ve böylece yaradılış amacının tamamlanacağı Kutsal Egemenlik Sahası’nın (Göklerin Krallığı) tesisidir. Kutsallığın Egemenlik Sahası’nın yeryüzündeki merkezi, insanlar olmak durumundadır. İnsanlığın ilk ebeveynleri bu niyet çerçevesinde yaratılmış olmalarına rağmen, onların düşüşü ile birlikte Tanrı’nın bu amaca yönelik iradesi ne yazık ki gerçekleşemedi. Böylece o zamandan bu zamana, onarım takdiri çalışmasının değişmeyen amacı, hep, Kutsallığın Egemenlik Sahasının öncelikle yeryüzünde tesis edilebileceği şartların, ruhsal ve fiziksel anlamlarda oluşturulmasına yönelik olageldi. İsa’nın, öğrencilerine: “Gökte olduğu gibi yeryüzünde de Senin iraden olsun…” (Matta 6:10) şeklinde dua etmelerini önermesinin ardında, bu nihai amacı sonuca ulaştırmak için gelmiş olması yatmakta idi. İsa’nın yine, bu çerçevede, onarım takdiri çalışmasının amacının öncelikle yeryüzünde Kutsallığın Egemenliği’nin oluşturulması olduğuna tanıklık eden şu sözleri de dikkate değerdir. “Tövbe edin, çünkü Göklerin Krallığı (Kutsallığın Egemenliği) yakındır” (Matta 4:17).

2.3 İnsanlık tarihi onarım takdiri çalışması tarihidir

Yukarıda açıklık kazandırıldığı gibi, Tanrı’nın kurtarma çalışması, bir onarım takdiri çalışmasıdır. İnsanlık tarihi, Tanrı’nın düşmüş insanlığı kurtarmaya çalıştığı ve onlar aracılığı ile başlangıçtan beri arzuladığı asal iyi bir dünyanın oluşturulmasına yönelik gerekli onarım çalışmalarının yapıla geldiği bir süreç olarak değerlendirilebilir. Bu düşünceyi, öncelikle kültürel sahaların oluşumu tarihinden başlayarak değişik açılardan inceleyelim.

En kötüler de dahil olmak üzere, tüm zaman ve mekanlarda yaşamış olan insanlarda, onları, kötüyü itip, iyilik arayışına yönlendirecek bir asal akıl birimi yer almaktadır. İnsanların, iyiliğin ne olduğuna ve iyiliğe nasıl ulaşılacağına yönelik entelektüel anlayışlarında zaman, mekan ve kişinin görüş açısına bağlı olarak yer alan değişiklikler, tarihi oluşturan çatışmaların da kaynağını oluştururlar. Bununla birlikte, herkes, iyiliğe ulaşıp, onu sürekli olacak şekilde geçerli kılma yönündeki ortak temel amaca ulaşma arayışındadır.

Peki ama, asal akıl diye adlandırdığımız bu birim, neden tüm zaman dilimlerinde ve coğrafyalarda her kesimden insanı, sürekli bir biçimde iyilik olgusuna yönlendirmeye çalışmaktadır? İyiliğin öznesi olan Tanrı, insanları, kendi gibi iyi ve iyiliği hak etmeye yetkin nesne birimler olarak, iyilik amacını tamamlayacakları şekilde yarattı. Düşüş sonrasında ruhsal duyularının sekteye uğraması ve negatif güçlerin nesnesi durumuna düşmelerinden dolayı mutlak iyiliğe merkezli bir yaşam sürdürme kapasiteleri körelen insanların benliklerinin derinliklerinde bir şekilde saklı kalan asal akılları, her şeye rağmen onları, hep iyiliğe yönlendirmenin mücadelesi içinde olageldi. O nedenle de, her çağdan insanlar için söz konusu olan yegane amaç, bir iyilik dünyasına ulaşabilmek yönünde oldu.

Ancak gerçek o ki, asal aklın iyiliğe ulaşma yönündeki mücadelesi her ne denli ödün vermez olursa olsun, kötülüğün egemenliği altında bulunan bu dünyada gerçek iyilik modeli oluşturacak örnekler bulmak ne yazık ki çok güç. Durum böyle olunca, insanoğlu, iyiliğin kaynağını, zaman mekan ötesi boyutta bulma arayışına yöneldi ve bu gereklilik ile birlikte de din olgusu gündeme geldi. Düşüşleri sonucu bilgisizlik (fiziksel ve ruhsal anlamlarda) batağına saplanan insanlar, bir iyiliğe ulaşma mücadelesi vererek, Tanrı’yla olan kopuk ilişkilerini de aslına onarabilme arayışı içerisine girdiler. Bu süreç içerisinde, belli dinler bünyesinde yer almış birey, toplum ve ülkeler zaman içerisinde yok olsalar bile din olgusunun kendisi, bugüne dek ayakta kaldı.

Çin örneğini ele aldığımızda, Chao Hanedanı ve Savaşan Eyaletlerin, Ch’in Hanedanı ile birlikte bir birleşme dönemine girdiklerini görmekteyiz. Bunu, Birinci Han, Hsin, İkinci Han, Altı Hanedanlar ve Sui ve T’ang dönemleri süresince gündeme gelen bir yeni birleşme dönemi izledi. Daha sonra ise, Beş Hanedanlar, Kuzey Sung, Güney Sung, Yuan, Ming, Ch’ing yönetimleri ve en nihayet Çin Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti gündeme geldi. Görüldüğü gibi, Çin’in tarihinde pek çok hanedanın yükseliş ve düşüş döngüleri ve politik güçlerin sayısız el değiştirişi söz konusu olmuş olmakla birlikte, Uzak Doğu dinleri olan Konfüçyanizm, Budizm ve Taoizm, sürekliliklerini korumayı başardılar.

Hindistan örneğinde de, bugünün bağımsız Hindistanına ancak Mauryas, Guptas, Harsa, Calukyas, Mughals, Maratha, İngiliz Raj yönetimlerinden sonra ulaşılmasına rağmen, Hinduizm, tüm bu dönemler boyunca ödün vermeksizin ayakta kalıp, gelişimini sürdürmeyi başardı.

Orta Doğu tarihini ele aldığımızda ise, İslam dininin, bugünün Arap devletlerine gelininceye dek, Emeviler, Abbasiler, Selçuk ve Osmanlı Türkleri ve kolonyal dönem yönetimleri söz konusu olduğu sürece ve bu devletler tarihten yok olduktan sonra bile, varlığını sürdürüp, geliştirdiğine tanık olmaktayız.

Batı Avrupa tarihinde de, yine, politik yapılanmalar ve güç merkezlerinin, Roma’dan Karolenj sarayına, Rönesans İtalyası şehirlerine, daha sonra İspanya ve Portekiz’e, kısa bir süre için Fransa ve Hollanda’ya ve en nihayet İngiltere’ye geçişini gözlemlemekteyiz. Son dönem içerisinde ise, Batı yönetimleri arasındaki güç merkezliği, ABD ve Sovyetler Birliği arasında paylaşıldı. Ancak bugüne varılıncaya dek söz konusu olan tüm politik değişimlere rağmen, Hıristiyanlık da, varlığını, geliştirerek sürdürmeyi başardı. Hatta ve hatta, Marksist materyalizm doktrini üzerine bina edilmiş totaliter Sovyet rejimi altında bile, Hıristiyanlık, her şeye rağmen varlığını korumayı başardı.

Tarihte yer alan ülkelerin yükseliş ve düşüşlerini etüt ettiğimizde, din olayını koruyup, gözeten ülkelerin geliştiklerinin, bunun aksi politika uygulayanların ise parçalanıp, yok olduklarının sayısız örneklerine tanık olmaktayız. Çoklukla, bir ülkenin yönetiminde söz sahibi olan liderlerin, inanç olayına da daha hoşgörülü yaklaşanlar oluşu gayet ilginçtir. Bu prensipe dayanarak, din olayına olumsuzlukla yaklaşan veya suistimal eden tüm yönetimlerde olduğu gibi, komünist dünyasının da bir gün son bulacağına tarih tanıklık edecektir.

Tarih süresince bugüne dek pek çok din oluşumu, iz bırakmayı başardı. Ancak bunların içerisinde en büyük etki alanına sahip olanlar, kendi kültür alanlarını da oluşturdular. Bu çerçeve içerisinde tarihte, değişik zamanlarda, yirmi bir ile yirmi altı arasında değişen belli başlı kültür sahası oluşumunun yer aldığını görmekteyiz. Tarihin gelişimi ile birlikte de, daha az etki alanı olanlar, ya daha geniş etki alanı olan kültürel oluşumlar tarafından absorbe edildiler ya da, bilinçli olarak onlara katılma yolunu seçtiler. Söz konusu bu kültürel oluşumlardan, ülkelerin yükseliş ve yok oluşları ile törpülenmeleri sonrasında, Doğu Asya, Hindu, İslam ve Hıristiyan kültür oluşumları olmak üzere başlıca dördü bugüne dek varlıklarını sürdürmeyi başardılar. Şimdilerdeki eğilim ise, Hıristiyan değerler sistemi merkezinde bu dört kültürel oluşumun tek bir global kültürel alan oluşturacak şekilde bir araya gelmeleri yönündedir. Bu tarihsel gelişim, Hıristiyanlığın son bir misyon olarak iyilik idealine ulaşmayı arzulayan dinlerin amaçlarını sonuca ulaştırmada yönlendirici rol üstlenmesi gerektiğinin de bir kanıtıdır.

Kültürel alanların, her birinin yayılımı, düşüşü ve belli bir noktaya yönelişleri hep, belli bir inanç birimini temel alan tek bir global kültürel alanın oluşturulmasına yönelik oldu. Bu da, insanlık tarihinin özünün tek bir birleşmiş dünyanın onarımı amacına yönelik geliştiğinin açık bir göstergesidir.

Bunun yanı sıra, din ve bilimin gelişimlerini incelediğimizde de, insanlık tarihinin, bir onarım takdiri tarihi olduğu sonucuna varmamız mümkün. Daha önce de ifade edildiği gibi (Giriş), din ve bilimin amacı, düşmüş insanlığın içsel ve dışsal anlamlardaki bilgisizliğinin üstesinden gelmelerine aracı olmaktır. Uygulamada bu iki birim, pek fazla bir araya gelmeden birbirlerinden bağımsız bir şekilde misyonlarını yürütüyor olmakla beraber, nihai anlamda bir araya gelip, işbirliği içerisine girmeleri kaçınılmazdır. İçinde yaşadığımız zaman dilimi, böylesi bir işbirliği anlayışının giderek daha yaygınlaştığı ve var olan sorunların çözümü için, bu iki birimin ortak amaç çerçevesinde birbirlerinin birikimlerinden faydalanılması gerekliliğinin iyiden iyiye anlaşıldığı bir dönemdir. Bu yöndeki genel eğilim de, insanlık tarihinin, dünyanın asal konumuna onarılması yönünde belli bir ilahi plan çerçevesinde geliştiğine işaret etmektedir.

Düşüş yer almamış olsa idi, insanlığın ilk atalarının entelektüel kapasitelerinin gelişimi ile paralel olarak, ruhsal anlayışta da bugün en üst düzeye erişilmiş olacağından bunun doğal bir uzantısı olarak, madde dünyasına yönelik anlayışlarda da bugün ile kıyaslanamayacak bir gelişme söz konusu olabilecek ve bilim, çok hızlı bir biçimde, çok kısa bir zaman içerisinde doruk noktasına çıkarak şimdilerde yeni yeni ulaşılan pek çok bilimsel ve teknolojik gelişime daha o zamanlardan ulaşılmış olacaktı. Ne var ki Düşüş’ün gündeme gelişi ile birlikte, insanlık bir bütün halinde bilgisizlik çukuruna gömüldü ve Tanrı’nın tasarladığı idealden çok uzak ilkel bir toplum yapısı oluşturabildi ancak. İnsanların bu bilgisizlik çukurundan bilim sayesinde yukarı çıkabilmeleri ise uzun yıllar aldı. Bugün yüksek teknolojilerle bezeli çağdaş dünya, oluşan dışsal şartlarla, insanlığı, ideal bir toplum yapısı oluşturmanın eşiğine de getirmiş bulunmaktadır.

Çatışmalar tarihinin gidişatına göz attığımızda da, insanlık tarihinin, yine takdirsel nitelikte bir onarım tarihi süreci olduğuna tanık olmaktayız. Mülkiyet, toprak ve halklar üzerine olan çatışma ve savaşlar, etki alanlarını, insanlığın gelişimi ile paralel bir şekilde, aile çerçevesinden kavim, kavim çerçevesinden toplum, toplum çerçevesinden de dünya çerçevelerine yayarak genişletmişlerdir. Bugün ise, demokratik ve komünist bloklar arasındaki son bir mücadelenin varlığına tanık olmaktayız.

Bir onarım tarihi olan insanlık tarihinin Son Günleri olan içinde yaşadığımız zaman diliminde ise göksel yasalar, bugüne dek mal, mülk, toprak ve halklar bünyesinde mutluluğu bulabileceğine inanan insanların yer aldığı bir anlayışa nokta koymak adına, demokrasiyi araç alarak, yeryüzünde etkinliğini göstermeye başladı. Söz konusu bu ilahi plan çerçevesinde, Birinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, yenilen devletler kolonilerinden feragat ettiler. İkinci Dünya Savaşı sonunda da, bu kez kazanan devletler, kendi iradeleri ile kolonilerine özgürlüklerini tanıyarak onları maddi anlamda da desteklediler. Yakın geçmişte ise, süper güçler, gerek toprak gerekse de güç açısından kendilerinden çok küçük devletlere, eşit hak ve statüler tanıyarak onları, Birleşmiş Milletler çatısı altında bir birlik oluşturmaya davet ettiler.

Demokrasi ve komünizm arasındaki savaş ise ideolojiler bazında güncelliğini sürdürmektedir. Bu savaş, çağdaş dünyayı tehdit eden Marksist-Leninist ideolojiyi saf dışı bırakacak güçte bir gerçek ortaya çıkmadıkça devam edecektir. Komünist ideoloji, inanç olayını tamamen yok sayıp, yalnızca bilimin mutlak üstünlüğünü savunduğu için, din ve bilimi uzlaştıracak güce sahip yeni bir gerçeğin ortaya çıkıp komünist ideolojinin yanlış merkezdeki caydırıcı gücünü alt ederek, komünist ve demokratik bloklar arasında bir birliği gündeme getirmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda da, çatışmalar tarihinin yön aldığı genel eğilim de, insanlık tarihinin, asal, ideal bir dünyanın oluşturulmasına yönelik bir ilahi plan çerçevesinde yer aldığının bir göstergesidir.

Son olarak, konuya bir kez de, Kutsal Kitap’ta yer alan bir takım söylemler çerçevesinde yaklaşmakta fayda var. İnsanlık tarihinin amacı, Aden Bahçesi’nin, merkezinde yaşam ağacı yer alacak şekilde (Tekvin 2:9, Düşüş 1.1.1) aslına onarımıdır. Aden Bahçesi, Adem ve Havva’nın yaratıldığı belli bir coğrafyayı değil, tüm dünyayı içermektedir. Hem zaten, Aden Bahçesi, yalnızca ilk insanların yaratılmış oldukları dünyanın küçücük bir bölümü ile sınırlı olsa idi eğer, insanlığın bu denli dar bir alan içerisinde, Tanrı’nın, “çoğalın ve yeryüzünü doldurun” yönündeki kutsamasını gerçekleştirecek bir zeminleri nasıl söz konusu olabilirdi? (Tekvin 1:28).

İnsanlığın ilk atalarının düşmelerinden sonra, Aden Bahçesi de Şeytan tarafından sahiplenildi ve dolayısı ile de merkezinde yer alması gereken “yaşam ağacı”na ulaşma yolu tıkandı (Tekvin 3:24). Vahiy Kitabı’nda (22:13-14) şöyle yazar: “Alfa ve Omega benim. İlk ve Sonuncu, Başlangıç ve Son Benim. Yaşam ağacından yemeye hakları olsun ve kentin kapılarından içeri girsinler diye, giysilerini yıkayanlara ne mutlu.” İnsanlık tarihi, Alfa ile başladı Omega ile de son bulacaktır. Tarihin sonunda, düşmüş insanlığın umudu, “günahla kirlenmiş giysilerini yıkayarak”, onarılmış Aden Bahçesi’ne girip, uzun zamanlar öncesi yitirilmiş yaşam ağacına ulaşmak olacaktır. Şimdi bu sözlerin gerisindeki anlama bir parça açıklık kazandıralım.

Yaşam ağacı, karakterini mükemmelleştirmeyi başararak insanlığın Gerçek Babası olmak durumunda olan Adem’i simgelemekte idi. İlk ebeveynlerin düşüşüne bağlı olarak, onlardan çıkış bulan gelecek kuşaklar da, asal günah yükü altına girdiler. Bizler için başlangıçtan belirlenmiş gerçek, asal kimliklerimize kavuşabilmemiz için, İsa’nın da ifade etmiş olduğu gibi, “yeniden doğmak” (Kristoloji 4:1) tır. Bu anlamda, insanlık tarihi, aynı zamanda, insanlığa yeniden doğuş verebilecek Gerçek Baba konumundaki Mesih’in, Kurtarıcı’nın ortaya çıkabileceği şartların oluşturulmaya çalışıldığı bir arayış tarihidir de. Yukarıdaki ayette Son Günler’de kutsalların ulaşmaya çalıştıkları yaşam ağacı, Mesihlik konumunu üstlenip, sonuca ulaştırabilecek kişiye işaret etmektedir. Dolayısı ile Kutsal Kitap, tarihin amacının, Aden Bahçesi’nin merkezinde yaşam ağacı olarak bulunacak Mesih olacak şekilde onarımı olduğuna dikkat çekmektedir.

Kutsal Kitap, Son Günler’de, yeni bir göğün ve yerin ortaya çıkacağını (Vahiy 21:1) belirtmekle, Şeytan’ın egemenliği altında düşüşten bu yana yer alan göğün ve yerin, Mesih’in önderliği altında, Tanrı merkezli yeni bir gök ve yere onarılacağını müjdelemektedir. Kutsal Kitap, bütün yaradılış birimlerinin acı içerisinde, Şeytan’ın egemenliği altındaki dünyadan kurtulup, gerçek Tanrı çocuklarının ortaya çıkışını sabırsızlıkla beklediklerini dile getirir (Romalılar 8.19-22). Kuşkusuz yaratılmış olan tüm bu birimler, Tanrı çocuklarının onarılarak ortaya çıkışlarını, Son Günler’de, ateşlerde yanıp, yok olmak adına beklememektedirler. Onların beklentileri, onarılarak, asıllarına dönecek şekilde yeni bir kimliğe kavuşturulmak yönündedir (Vahiy 21:5). Gerçekten de yaradılış dünyasının insan dışındaki tüm diğer birimleri de, onlara gerçek sevgi ile egemen olarak, kendilerinin asal konumlarına ulaşmalarına yardımcı olacak, dürüst ve gerçek Tanrı çocuklarının özneliğini sabırsızlıkla beklemektedirler. İnsanlık tarihini, değişik bakış açılarının tümünden, kültürel alanların oluşumundan tutun da, din ve bilimin eğilimlerine, çatışmalar tarihinin almış olduğu yönlere ve de Kutsal Kitap’ın içeriğinde bulunan verilere varıncaya dek incelediğimizde vardığımız nokta hep aynı şeyi, insanlık tarihinin, asal, ideal dünyanın oluşturulmasına yönelik belli bir ilahi takdirsel plan çerçevesinde gelişen bir tarih olduğunu ortaya koymaktadır.