Prensip çalışması ve uygulaması
Yer imlerim

Henüz yer iminiz yok.

Konu 4. Son Günler ve İçinde Yaşadığımız Zaman Dilimi

İsa, Petrus’la, geleceği hakkında konuşurken, Petrus, Ona, Yuhanna’nın geleceğinin ne olacağını sordu. Bunun üzerine İsa şu cevabı verdi “ Eğer ben gelinceye kadar onun kalmasını istiyorsam bundan sana ne? ” (Yuhanna 21:22) Bunu duyan öğrencileri, İsa’nın, Yuhanna’nın yaşam süreci içerisinde yeniden geleceği gibi bir beklentiye sahip oldular. İsa, bununla da yetinmeyip, öğrencilerine, “ Doğrusu size derim ki, İnsanoğlu’nun gelişine dek, İsrail kentlerinde işiniz sona ermeyecektir.” (Matta 10:23) ve “Doğrusu size derim ki, burada duranlar içinde, İnsanoğlu’nun egemenliğinde gelişini görmeden önce ölümü tatmayacak kişiler vardır.” (Matta 16:28) da dedi. Doğal olarak da, tüm bunları duyan öğrencileri ve diğer inanan pek çok kişi, İsa’nın kendi yaşam süreçleri içerisinde döneceği inancını taşımaya başladılar.

Ve Son Günler kavramının temel anlamını tam olarak çözememiş oldukları için de, hep, her an Son Günler’mişçesine gibi bir içsel telaş içerisinde olageldiler. Bugün ise, içinde yaşadığımız zamanın koşullarını değişik açılardan incelediğimizde gerçekten de Son Günler süreci içerisinde yaşamakta olduğumuz sonucunu çıkarmaktayız. Söz konusu bu koşulları incelerken, Tanrı’nın onarım takdiri planı uyarınca amaçladığı, üç büyük kutsamanın onarımlarına yönelik gelişmeleri de görmemiz mümkün. İsa’nın da dediği gibi: İncir ağacından ders alın. Dalı filizlenmeye yüz tutunca yaprakları yeşerince, yazın yakın olduğunu bilirsiniz. Bunun gibi, bu gelişmeleri gördüğünüzde de, Onun, yakında, kapılarda olduğunu bilirsiniz. (Matta 24:32-33)

4.1 İlk kutsamanın onarımına ilişkin işaretler

Tanrı’nın Adem ve Havva’ya vermiş olduğu ilk kutsama, bireysel karakterin mükemmelleştirilmesi idi (Yaradılış 3:2). İçinde yaşadığımız zaman diliminde, düşmüş insanlığı, mükemmel bireyler olacakları asal konumlarına onarmaya yönelik Tanrısal planın sonuca ulaşmasının yakın olduğuna işaret eden pek çok fenomene tanık olmaktayız.

İlk etapta gözlemlediğimiz, insanlığın ruhsallığının giderek onarıldığıdır. Daha önce de açıkladığımız gibi, kişi mükemmelliğe ulaştığında, kalp bağlamında Tanrı ile tam bir bütünlük oluşturacağından diğer insanlar ile de gerçek ilişkiler içerisinde olmayı başarabilir. Adem ve Havva örneğin, tam olarak mükemmel olmadıkları halde bile, düşüşleri öncesinde, Tanrı ile iletişim içerisinde olabilmişler idi. Ancak sahip oldukları konumu yitirmeleri ile birlikte yalnızca bu ayrıcalıklarını yitirmekle kalmadılar, kendilerinden sonra geleceklerin de Tanrı hakkında tam bir duyarsızlık ve bilgisizlik çukuruna gömülmelerine zemin hazırladılar. Ancak, Düşüş’ün hemen ertesinde Tanrı’nın uygulamaya koyduğu onarım takdiri çalışmasının gelişimi ile birlikte, insanlığın ruhsallığı da, oluşturulan ruhsal temeller ile paralel olarak, giderek gelişmeye başladı. Son Günler’de, bu nedenle, Kutsal Kitap’ta da söylenmiş olduğu üzere, pek çok gerçek inanan, Tanrı ile iletişim kurabilme yeterliliğini yeniden kazanacaktır: Son Günlerde, …ruhumdan sağanak gibi tüm insanlara dökeceğim, oğullarınız ve kızlarınız peygamberlik edecekler, gençleriniz görümler, ihtiyarlarınız rüyalar görecekler. (Elçilerin İşleri 2:17) Çevremizde, ruhsal fenomenlerde söz konusu olan dikkate değer artışı göz önüne aldığımızda, içinde yaşadığımız dönemin Son Günler olduğu konusuna daha bir ciddiyetle yaklaşıyoruz. Gerçekten de, bireysel mükemmelliğe ulaşarak, Tanrı’nın insanlara bağışladığı ilk kutsamayı onarabileceğimiz bir döneme girmekteyiz.

İlk kutsamanın onarılabileceği koşulların oluştuğuna yönelik bir diğer ölçüt de, asal aklın özgürlüğünün sağlanmasına yönelik onarıma imkan sağlayacak tarihsel trend içerisinde gözlemlenebilir. Düşüş nedeni ile asal aklımız, Şeytan’ın boyunduruğu altında adeta tutsak kaldığından Tanrı önüne çıkabileceğimiz özgürlüğü de yitirmiş olduk. İçinde yaşadığımız dönemde insanlar bir yandan yaşamları pahasına özgürlük mücadeleleri verirken, diğer yandan da, gerçek özgürlüğe ulaşma gayretlerinin de doruğuna ulaşılmış bulunulmakta. Bu, Şeytan tarafından uzun dönemler boyunca hep inkar edilen ve özgürce Tanrı karşısında asal yerimizi alabileceğimiz konumlarımızın oluşacağı bireysel mükemmelliğe ulaşabileceğimiz yeni bir döneme girmekte olduğumuzun bir göstergesidir.

İlk kutsamanın yenileneceğine ilişkin bir üçüncü nokta da, gerçek insan değerinin onarımıdır. Yatay perspektiften bakıldığında, her insan, gerçekte, eşit değere sahiptir, ancak bu, onun gerçek değerini tam olarak yansıtmaz. Kutsallığın dikey perspektifi ölçü alındığında da, her birey yine, en yüce kozmik değere sahiptir (Kristoloji). İnsanlar söz konusu bu asal değerlerini Düşüş’ten ötürü yitirdiler. İçinde yaşadığımız dönemde, demokratik idealler geliştik sıra, insanlar da, kölelik ve sınıf farkı kavramına giderek daha yabancılaşmakta, baskı altındaki ırksal azınlıkların özgürlüklerine kavuşmaları yönünde daha somut çözümler üretmekte ve yine küçük ve güçsüz devletlerin bağımsızlıklarını kazanmaları yönünde de daha duyarlı ve sonuca ulaştırıcı samimi girişimlerde bulunmaktadırlar. İnsan haklarını, kadın erkek eşitliğini ve tüm halkların eşitliğini savunmaktadırlar. İnsanlar, bugün, bireyin değerini asal değerine ulaşması yönünde her zamankinden fazla çaba harcamaktalar. Tüm bu gelişmeler, insanlığın bir bütün halinde, Tanrı’nın ilk kutsamasını onarabileceği bir dönemin, kısacası, Son Günler’in eşiğinde olduğunun göstergeleridir.

İlk kutsamanın içinde yaşadığımız çağ içerisinde yenilendiğine ilişkin bir dördüncü nokta ise, düşmüş insanlığın sahip olduğu sevgi kavramının asal ve gerçekliğine olan onarımıdır. Tanrı’nın idealinin gerçekleştiği bir dünya, mükemmelliğe ulaşmış bir bireyin benzeyişinde olacaktır. Böyle bir dünyadaki her birey, Tanrı ile dikey anlamda bütünleşmiş olacağından bireyler birbirleri ile olan yatay ilişki zeminlerinde de mutlak bir uyuma sahip olarak yaşayacaklardır. Gerçek, sürekli dayanışma ve başkalarının hakkını gözetebilme, insanlar ancak Tanrı sevgisinde bütünleştiklerinde mümkün olabilir. Düşüş nedeni ile, Tanrı ve insanlar arasındaki dikey sevgi bağı kesintiye uğradı. Bu da doğal olarak beraberinde insanlar arası yatay ilişkilerdeki yozlaşma ve sevgisizliğe de çıkış verdi. Bunun sonucu olarak da, insanlık tarihi, sürekli bir çatışmalar tarihi olageldi. Çağımız ise, evrensel sevgi anlayışının giderek daha geniş zeminlere yayıldığı ve insanların da gerçek asal sevgi arayışlarının daha arttığı bir dönem olaraktan, içinde yaşanılan sürecin gerçekten de Son Günler’in hemen öncesi olduğuna dolayısı ile, Tanrı’nın ilk kutsamasının onarılarak bireysel karakterin Tanrı sevgisi merkez alınarak mükemmelleştirilebileceği bir dönem olduğuna işaret etmektedir.

4.2 İkinci kutsamanın onarımına ilişkin işaretler

Tanrı’nın Adem ve Havva için söz konusu olan ikinci kutsaması, Gerçek Ebeveynliğe ulaşmaları ve böylelikle iyiliğin egemen olacağı bir dünyaya çıkış verecek bir toplumun yapı taşları olarak Tanrı merkezli iyilik çocuklarına döl vermeleri idi. Ancak Adem ve Havva düşerek kötülük olgusunu çocuklarına aktaran, kötüye merkezli ebeveynler oldular. Onların soy ağaçlarının devamında gelen tüm insanlık da böylece kötünün baskısı altında ezilen bir dünya olgusunu oluşturdu. Tanrı o zamandan beri, dışsal ve içsel boyutlu olmak üzere iki yönlü bir takdir çalışmasını iyiliğin egemenliğini yeniden kurmak adına yürütmektedir. Tanrı, bir yandan, insanların içselliklerini kötülük unsurlarından arındırarak, ruhsallıklarını üst seviyelere yükseltebilmek adına dinleri gündeme getirdi. Diğer yandan da, çeşitli çatışma ve savaşlarla, dışsal anlamda Şeytan’ın etki alanını aşamalı bir şekilde azaltma yoluna gitti.

Böylelikle de, Şeytan’ı, hem içsel hem dışsal zeminlerde saf dışı bırakarak, onarım takdiri süreci içerisinde, Gerçek Ebeveyn olarak gelecek Mesih’e misyonunu yerine getirmede yardımcı olacak belli bir iyilik merkezli kesimi oluşturmaya çalıştı. İnsanlık tarihi, Tanrı’nın ikinci kutsamasına ulaşma yolunun oluşturulması merkezinde de gelişimini sürdürdü. Bu düşünceden hareket ile, Tanrı’nın egemenlik gücünün içsel ve dışsal anlamlardaki onarımına yönelik verileri incelediğimizde de, içinde yaşanılan dönemin, Son Günler olduğunu bir kez daha söylemek mümkün. Bu işaretler, merkezi kültürel alanların oluşumuna yönelik ve kökeni inanç olayına dayanan tarihsel gelişmelerde ve milletlerin ortaya çıkış ve yok oluş tarihlerinde gözlemlenebilirler.

Bu noktada, ilk etapta, bizleri Son Günler’in eşiğine getiren kültürel alanların oluşum ve gelişimlerinin tarihine bir göz atmakta fayda var.

Tanrı, bu süreç içerisinde, belli bir inanç temelini oluşturmak üzere, peygamberler ve çeşitli Tanrı adamlarını yollamakla işe başladı. Ve bu inanç temellerini (dinleri), iyilik arayışında olanların asal akılları aracılığı ile geliştirme uğraşı verdi. Bu şekilde, Tanrı, dinleri temel alarak belli kültür alanları oluşturdu. Tarihin akışı içerisinde, pek çok kültürel alan oluşmuş olmasına rağmen, zaman içerisinde bunların pek çoğu ya bir başka kültürel alan içerisine katılmış oldular ya da daha güçlü olan diğerleri tarafından özümsendiler. İçinde yaşadığımız çağda ise, Hıristiyan ideallerini merkez alan global bir kültürel alanın oluşumuna yönelik bir trend göze çarpmaktadır. Bu trend geliştik sıra, farklı inanç ve ırklardan insanlar, giderek artan bir oranda, Tanrı’nın ikinci kutsamasını onaracak şekilde, İsa Mesih’in sevgi anlayışını ölçü alarak Onun ruhsal rehberliği ışığında, kardeşlik duyguları ile bir araya gelip bütünleşmekteler.

Hıristiyanlık ve diğer inanç birimleri arasındaki temel farklılık, Hıristiyanlığın var oluş amacının insanlığın, aracılıkları ile, iyiye merkezli çocuklar olarak yeniden doğuşu yaşayabilecekleri Gerçek Ebeveynleri karşılayıp, onurlandırmayı amaç edinen özünde yatmaktadır. Hıristiyanlık, bu şekilde, tüm dünyayı, Tanrı’nın başlangıçta amaçlamış olduğu gibi, tek bir dünya ailesine onarmak misyonuna sahiptir. Bu amaç, Hıristiyanlığı, onarım takdiri çalışmasını sonuca ulaştırma misyonu ile yüklü merkezi inanç birimi konumuna oturtmaktadır. İçinde yaşadığımız dönemde, dünya, Hıristiyan ideallerinin ağırlıklı olduğu tek bir kültürel alanın oluşumuna doğru bir birleşme yönünde hızla ilerlemektedir. Dünya insanlarının, tüm insanlığın Gerçek Ebeveynleri konumundaki İsa Mesih ve Kutsal Ruh’un (Kristoloji) öğretilerine giderek daha sıcak bakmaları ile birlikte de, Tanrı merkezli çocuklar olabilmeleri yolu da açılmış bulunmaktadır. Bu eğilim, Tanrı’nın ikinci kutsamasının onarılmakta olduğuna dair güçlü bir göstergedir ve kuşkusuz içinde yaşanılan dönemin, Son Günler olduğuna da tanıklık etmektedir.

Bu aşamada, bizleri Son Günler noktasına getiren ve iyiliğin egemenliğinin peyder pey onarımı ile sonuçlanan, milletlerin yükseliş ve yok oluş tarihlerinin ne şekilde geliştiğine bir göz atalım.

İnsanlar arasında yer alan çatışma ve savaşları, salt ideolojiler arası yer alan çıkar çatışmaları ve yarışlar olarak değerlendirmek, Tanrı’nın temel takdirsel çalışmasını tamamen göz ardı eden bir bilgisizliğin dışa vurumudur. Unutmamak gerek ki, insanlık, insanlığın ilk ebeveynlerinin Şeytan’ın iradesine tabi oldukları günden bu yana, bir günah tarihinin yüklü ceremesini çekmektedir. Ne var ki, Tanrı’nın başlangıçta belirlediği ve asla ödün vermesi söz konusu olmayan yaradılış amacı söz konusu olduğu sürece, insanlık tarihi de Şeytan ile bağlarını er ya da geç gevşetip, yok ederek, Tanrı’nın tasarladığı egemenliğe ulaşma adına gerekli onarımları gerçekleştirmek durumundadır. Dolayısı ile, bu düşmüş dünyada çatışmalar ve ayrılıklar yer almıyor olsa idi, kötülüğün egemenliği de, sonsuza dek sürecek ve dünyanın onarılması diye bir şey de asla söz konusu olmayacaktı. O yüzden, Tanrı, kutsal egemenliğini kademe kademe tesis edebilecek zeminleri oluşturacak şekilde, takdirsel çalışmasını yürütmektedir. Bu bağlamda da, peygamber ve diğer kutsal kimlikleri yeryüzüne yollayıp, dinlerin oluşmasına zemin hazırlayarak ahlaki seviyeyi yükseltmeye, daha yüksek iyilik standartlı hükümetlerin oluşumuna zemin hazırlayarak, düşük standartlı rejimlerin böylelikle bertaraf edilmesine önayak olmaktadır. Tüm bu açılar göz önüne alındıklarında, çatışma ve savaşların, pek çok durumlarda, bir anlamda, onarım takdiri çalışmasının sonuca ulaştırılması için kaçınılmaz durumlar olduklarını anlamakta fayda var.

2. Bölüm içerisinde daha ayrıntılı olarak ele alacağımız tüm bu bakış açılarından özetle, insanlık tarihinin, gereken tarihsel ve ruhsal bedellerin ödenmesi prensipi ile başa baş giden bir takdirsel onarım süreci olarak süregeldiğini söylemek mümkün. Zaman zaman kötülüğün yayılmacılık gösterdiği dönemler gündeme gelmiş olsa da, nispeten daha tanrısal görünen güçler, sonuç itibarı ile her zaman, Tanrı iradesine karşı olan güçleri kendi etki alanları içine almayı başarmışlardır. Tüm bu noktaları değerlendirdiğimizde, takdirsel süreç içerisinde, milletlerin yükseliş ve düşüşlerini belirleyen savaşların, iyiliğin egemenliğinin yeniden tesisi açısından kaçınılmaz olduklarını görmekteyiz.

Kutsal Kitap’ta örneğin, Tanrı’nın, İsrailoğulları’ndan, Kenan’ın yedi kavmini yok etmelerini istediği ancak Saul’un, bu isteğe itaat etmeyip, bazı Amelekileri sürüleri ile birlikte sağ bırakması sonrasında, Tanrı’nın onu şiddetle cezalandırdığı yer alır (1.Samuel 15:18-23). Bununla beraber, bir başka dönemde de, Tanrı’nın, İsrailoğullarının kuzey krallığı kötüye yöneldiğinde, onların Aşurlular eline geçmelerine göz yumduğuna da tanık olmaktayız (2.Krallar 17:23). Bu yöndeki örnekleri çoğaltmak mümkün.

Anlaşılması gereken nokta, çelişkili gibi görünen bu olaylarda, Tanrı’nın yegane amacının, kötülüğün egemenliğine son vererek iyiliğin egemenliğinin kalıcı bir şekilde onarımına zemin hazırlaması olduğudur. O nedenle, Tanrı tarafında yer alan iyilik birimleri arasında yer alabilecek bireysel çekişmeler, iyiliğin egemenliğini zayıflatarak çözülmelere yol açabileceğinden kötü, iyi bir egemenlik birimi tarafından, kötülüğe karşı girişilen bir savaş ise, onarım takdiri çalışmasını daha ileri noktalara taşıması açısından iyi diye değerlendirilebilmektedir.

Bu çerçevede, milletler arasında yer alan çatışmalar hep, Şeytan’ın insanlık ile olan bağlarının koparılması amacına hizmet ettiler. Tarih, Tanrı tarafının, tüm dünyada, hem toprak, hem mülkiyet sahiplenebileceği bir noktaya erişmiş bulunmaktadır. Tanrı’nın atmış olduğu temel, aile, toplum ve millet sınırlarını aşarak bugün, dünya düzeyine ulaşmış bulunmaktadır. Şeytan’ı saf dışı bırakıp, sahip olduğu temelleri birer birer geri alma çalışması, klan toplumundan başlamak üzere, feodalizm, monarşi gibi politik ve sosyal gelişim aşamalarından geçerek bugünün demokrasi anlayışına dek gelmiştir. Şu anda, dünya, Tanrı tarafında yer alan toplumlar oluşturmayı hedefleyen demokratik dünya ile, Şeytan’ın yandaşı rejimler oluşturmayı hedefleyen (Tanrı tanımazlığı açısından) komünist dünya olarak ikiye ayrılmış durumdadır.

Başka bir deyişle, düşmüş insanlık tarihi, Şeytan’ın egemenliği altında başlamış olmasına rağmen, Tanrı’nın sistematik onarım çalışması, insanların, dinler, felsefeler ve etik kurallar aracılığı ile iyiliği arayan asal tabiatlarını besleyerek, yüreklerinde köklü değişiklikler yarattı. Bu içsel beslenme, yayılmacı bir eğilim gösteren kötülük olgusunun tamamen saf dışı bırakacak bir çözüm bulma arayışındaki gruplar için ilham kaynağı oluşturdu. Bu ayrışma süreci, dünya çapında, iki karşıt gücün oluşumu sonucunu da beraberinde getirdi. Farklı amaçlara hizmet eden bu iki egemen gücün, barış içerisinde bir arada yaşamaları söz konusu olamayacağına göre, insanlık tarihinin sonuna yaklaşıldığında, belli bir noktada, ideoloji bazında birbirleri ile bir çatışma içerisine girmeleri de kaçınılmaz olacaktır. Bu içsel çatışma, askeri güçlerin devreye gireceği dışsal savaşlara geçit verecek ve bunun sonucunda Şeytan’ın egemenliği de, bir daha asla güç kazanmamak üzere son bularak, Kutsallığın gücü de sonsuza dek var olmak üzere tesis edilecektir. Bugün, bizler, bu iki dünyanın son bir çatışma içerisine gireceği işte böyle bir dönüm noktasının eşiğinde bulunmaktayız. Ve bu da, içinde yaşadığımız dönemin Son Günler olduğuna bir kez daha tanıklık etmektedir.

İyi ve kötünün aşama aşama birbirlerinden ayrıldığı insanlık tarihinin akışını çamurlu bir suya benzetmek mümkün. Çamurlu su yavaş yavaş akarken çamur tamamen dibe çöküp, temiz su yüzeye çıkana dek bir ayırışım söz konusu olur. İnsanlık tarihinde de aynı şekilde, zamanın akışı ile birlikte, kötünün egemenliği zemin kaybederek giderek tamamen yok olacağı noktaya dek azalmakta, buna karşın iyiliğin egemenliği giderek daha sağlam zeminlerde verimli bir biçimde yükselmektedir. Söz konusu bu iki egemen güç, tarihin sonuna gelinen kesişme noktasına vardıklarında, iyiliğin egemenliği, Tanrı’nın sonsuz egemenliği olarak varlığını sürdürecek ancak kötülüğünki, sonsuzluğa dek yok edilmiş olacaktır.

İyilik ve kötülüğün egemen güçlerinin kesişeceği nokta, Son Günler dönemidir. Bu dönem, aynı zamanda, Adem ve Havva’nın da, düşmeleri öncesinde ulaşmış bulundukları gelişim sürecinin üst basamağındaki ruh seviyesinin de, gereken bedellerin ödenmesi ile onarımının mümkün olacağı dönemdir. Bu gerçekten ötürü, bu dönem içerisinde yaşayan insanlar, tıpkı insanlığın ilk ebeveynlerinin, hangi güce inanıp, izlemeleri ve hangi gücün, davranışlarına yön vermesi yönünde yaşadıkları çelişkili ruh hali gibi ideolojik bağlamda büyük bir açmaz içerisine düşerek, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda büyük iç çatışmaları ve acılar yaşayacaklardır.

Onarım takdiri süresince, daha önce de belirtildiği gibi, Nuh ve İsa zamanlarında da, iyiliğin ve kötülüğün güçlerinin bir kesişme, dönüm noktasına geldikleri dönemler söz konusu oldu. Ancak o dönem içerisinde yaşamış olan ve takdirsel anlamda merkezi öneme sahip birimlerin kendi sorumluluk paylarını yerine getirmede başarısız olmaları yüzünden, Tanrı’nın kötülük olgusunu yeryüzünden tamamen silme yönündeki çabaları sonuca ulaşamadı ve Tanrı, her defasında, gereken fiziksel ve ruhsal şartların oluşturulması ve böylelikle iyi ve kötünün ayrılması çabalarına yeniden başlamak durumunda kaldı. İsa’nın ikinci gelişi döneminde de, bu iki güç, kaçınılmaz bir biçimde, bir kez daha karşı karşıya geleceklerdir. Tanrı’nın takdirsel çalışması helezoni bir yol izleyerek, yaradılış amacının gerçekleşeceği noktaya doğru ileri bir gelişme gösterirken, yatay düzlemde yer alan bu iradenin gerçekleşmesi ile bağlantılı olaylar, dairesel anlamda periyodik bir biçimde kendini tekrarlamakta dolayısı ile de, tarih, birbirine paralel dönemlerin vücuda gelişine tanıklık etmektedir (Dönemler 1).

4.3 Üçüncü kutsamanın onarımına ilişkin işaretler

Adem ve Havva, mükemmelliğe ulaşmış olsalar idi, tabiat dünyası birimleri üzerinde mutlak sevgi özneliğine sahip olacak şekilde, Tanrı’nın üçüncü kutsamasını da yerine getirmiş olabilecekler idi. Tabiat dünyası üzerinde egemen olmanın, içsel ve dışsal anlamlarda iki boyutu söz konusudur. Düşüş olayı ile birlikte, bu her iki özellik de yitirildi. İçinde yaşadığımız dönemde, bu yönlerin de onarımına tanık olmakla, içerisinde yaşadığımız dönemin Son Günler olduğuna bir kez daha inanmak mümkün.

İçsel anlamda egemen olmak, kalp bazında egemen olmak, yani gerçek sevgi anlayışı ile tabiat birimlerine yaklaşmak anlamına gelmektedir. Mükemmelliğe ulaşan, dolayısı ile Tanrı’nın kalbi ile aynı frekanslarda buluşan bir insan, Tanrı’nın Kalbi’ni de kendi gerçeği gibi algılamaya başlar. O nedenle de, tabiat birimlerine de, Tanrı’nın Kalbi’nden yayılan aynı sevgi ile yaklaşır ve bu birimlerin güzelliğinden de aynı tadı alır. İşte kalp egemenliğinin anlamı budur. İnsanlar düşüş ile birlikte, Tanrı’nın Kalbi’ni bir gerçek olarak algılayabilmenin gerisine düştükleri için bunun doğal sonucu olarak, yaradılış birimleri ile aynı standartta bir ilişki zeminini de yitirmiş oldular. Ancak, Tanrı, onarım takdiri çalışmasını başlattıktan hemen sonra, dinler, felsefeler ve etik değerler aracılığı ile insanlığın ruhsallığını, aşamalı olarak üst düzeylere yükseltti. Çağdaş dünyada, insanlık, kalpsel anlamda, koruyup, gözeterek tabiat birimlerine gerçek anlamda egemen olma hakkına giderek daha çok sahip olmaktadır.

Tabiat dünyasına dışsal anlamda egemen olmak, tabiat birimlerini, bilim ve teknoloji kanalları ile, insanlığın yararı için kullanmak anlamına gelir. İlk ebeveynlerimiz, yaradılış birimleri üzerinde, Tanrı’nın kalp standardına merkezli olarak, içsel egemenliğe sahip olabilseler idi, yaradılış birimlerinin ruhsal boyutuna yönelik duyarlılıkları da en üst düzeye ulaşabilecek ve bu da, bu birimler üzerinde dışsal anlamda egemen olmalarını sağlayacak bilim alanında eşsiz bir ilerleme göstermelerine zemin hazırlayacak idi. Öyle ki, insanlık çok uzun zamanlar önce yıldızlara ulaşıp, evrenin saklı potansiyellerini açığa çıkarabilecek idi. Ekonomik anlamdaki gelişim de bilim ve teknoloji ile başa baş giderek, rahat ve yaşanması mutluluk veren ortamlar yaratabilecek idi. Ancak Düşüş nedeni ile, insanların ruhsallıkları düzey kaybetti, bunun sonucu olarak da, tabiat dünyası üzerindeki içsel egemenlik yitirildi. O kadar ki, insanların, tabiat birimlerine olan ruhsal duyarlılıkları hayvanlarınki kadar körelerek ilkel insan düzeyine düştü.

Bunun sonucunda da, bu birimler üzerindeki dışsal egemenlik gücü de yitirildi. Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasını başlatması ile birlikte, insanlığın ruhsallığı daha üst düzeylere eriştirilerek yaradılış birimleri üzerindeki içsel egemenlik hakları da kademe kademe onarılmaktadır. Bununla bağlantılı olarak da dışsal egemenlik güçleri de onarılarak bugünkü ileri bilim düzeyine erişilmiş bulunulmaktadır. Bugün çağdaş insan, bilimsel gelişmelere paralel giden ekonomik gelişme ile birlikte, ileri derecede konforlu ve yaşanılır yaşama zeminlerine ulaşma şansına sahiptir.

İnsanlık, evren üzerinde uzun zamanlar önce yitirmiş olduğu kontrol hakkını yeniden elde ederek, Tanrı’nın üçüncü kutsamasına sahip olmaya adım adım yaklaşmaktadır. Bu noktalar göz önüne alındığında da, içinde yaşadığımız dönemin Son Günler olduğunu daha bir güvenle söylememiz mümkün.

Özetlemek gerekirse, dünyadaki kültürel alanlar, belli bir inanç birimini temel alarak, tek bir global kültür alanına doğru hızla ilerlemektedir. Bunun yanı sıra, milletler de Milletler Cemiyeti’nden, Birleşmiş Milletler’in oluşumuna dek varan bir süreç içerisinde, uluslar arası bir yönetim anlayışına doğru aşamalı bir şekilde yönelmektedirler. Bugün insanlık, tek bir dünya ailesinin bireyleri olabilme özlemi ile bir dünya hükümeti oluşumunun olasılıkları üzerinde durmaktadır. Ekonomi alanında da, dünya, tek bir uluslararası pazar oluşturma arayışı içerisindedir. Ulaşım ve iletişim alanlarında görülmemiş ölçüde sağlanan gelişmelerle de zaman ve mesafe sorunlarının üstesinden gelinmiş bulunmaktadır. İnsanlar, bugün, en uzak mesafelere bile saatler içerisinde ulaşabilmekte, birbirleri ile ise sanki aynı semtte imişçesine gibi kolaylıkla haberleşebilmekte, farklı ırklardan Doğu ve Batı insanları, birbirleri ile bir ailenin bireyleri imişçesine bir araya gelmektedirler. Altı kıtanın insanları, dostluk ve kardeşlik sevgisi adına okyanusları aşıp, daha sık bir araya gelmenin alternatiflerini aramaktadırlar. Ne var ki, bir ailenin oluşumu ve kardeşler arası birlik ve dayanışmanın sağlanması için ilk etapta, ebeveynlere ihtiyaç vardır. Bu durumda, insanlığın ebeveyni pozisyonundaki Mesih geldiğinde ancak, tüm insanlık, tek bir dünya ailesi olarak birleşip uyum içerisinde bir dünyada yaşamaya başlayacaktır.

Tüm bu gelişmeler göz önüne alındığında, bugünün kuşkusuz Son Günler olduğunu anlayabiliriz. Tarihin insanlığa sunması gereken son bir armağan daha vardır: bu da, küresel köyün tüm yabancılarını, aynı ebeveynlerin sevgisi ve rehberliği aracılığı ile tek bir aile olarak birbirine bağlayabilecek kozmik öğretidir.