Prensip çalışması ve uygulaması
Yer imlerim

Henüz yer iminiz yok.

Konu 1. Günahın Kökeni

Bugüne dek bir tek kişi bile, içten içe insanları şu ya da bu şekilde, az ya da çok oranlarda kötülüğe bulaştıran gücün kaynağının tam olarak ne şekilde ortaya çıktığını anlayabilmiş değildir. Kutsal Kitap metinlerini ölçü alan pek çoklarımız, günahın kaynağının, Adem ve Havva’nın iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yemelerine dayandığı gibi belirsiz bir inanışa sahip olageldiler. Bazıları, söz konusu bu ağacın meyvesinin edebi anlamda bir meyve olduğuna inanırken, diğerleri Kutsal Kitap’ın hatırı sayılır bir bölümünde kullanılmış sembolizmi göz önüne alarak, söz konusu meyvenin de bir şeyin sembolü olabileceği tezini savundular. Bizler, neyin doğru neyin yanlış olduğu yargısına varmadan önce, Kutsal Kitap’ta insanın Düşüşü’ne yönelik olarak yer alan açıklamaları ve de değişik yorumlarını bir kez daha gözden geçirelim.

1.1 Yaşam ağacı ve iyiliği kötülüğü bilme ağacı

Adem ve Havva, iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yedikleri günde düştüler. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi pek çok insan söz konusu meyvenin gerçek, edebi anlamdaki bir ağacın meyvesi olduğuna inanagelmekle beraber, bu noktada durup, insanlığın ebeveyni konumundaki bir sevgi Tanrısının, çok sevdiği, gözü gibi üzerlerine titrediği çocukları pozisyonundaki insanlarının düşüşüne neden olabilecek çekicilikte bir meyveyi (Tekvin 3:6) onların çok kolay erişebilecekleri bir yere koyup, koymayacağını düşünmek gerek.

Kaldı ki, İsa’nın da “Ağızdan giren şey insanı kirletmez, tam tersine ağızdan çıkan şeydir insanı kirleten.” (Matta 15:11) şeklinde açıklık kazandırmış olduğu gibi, edebi anlamda yemiş oldukları bir şeyin, insanlığın ilk ebeveynlerinin düşüşüne neden olduğu savı ne kadar gerçekçidir o da ayrı konu. İstisnasız insanlığın tümü, ilk atalardan miras alınan bu asal günah yükünü taşımaktadır. Peki ama nasıl oldu da, bir insanın yemiş olduğu bir şey, gelecek nesillerine aktarılacak bir günahı oluşturabildi?

Bir şeyin kalıtsal olabilmesinin tek yolu, nesillerden nesillere aktarılabilecek niteliğe sahip olmasındadır. Aksi takdirde, bir şeyi yemiş olmanın vermiş olduğu geçici rahatsızlığın, uzun bir soyağacı boyunca sürmesi diye bir olgu gerçekçilikten uzaktır. Bazıları, Tanrı’nın iyiliği kötülüğü bilme ağacını Adem ve Havva’nın kolayca ulaşabilecekleri bir yere koyarak, onlardan bu ağacın meyvesinden yememelerini istemesini, onların kendisine itaat edip etmeyeceklerini sınama adına yaptığı görüşünü savunmakla beraber, sevgi Tanrısı olduğunu sık sık vurguladığımız bir Tanrı, insanlarının itaatini, onların “ölümlerine” yol açacak bir şekilde deneyecek kadar acımasız olabilir mi?

Kaldı ki, ortada, Adem ve Havva’nın, Tanrı’nın uyarısı uyarınca, söz konusu “meyveden” yedikleri anda “öleceklerini” çok iyi bilmekle beraber yine de, bu nasıl bir “meyve” ise, onu yemekten kendilerini alıkoyamamaları gibi alışılmadık bir olgu da söz konusudur. Üstelik, düşünülecek olursa, yaradılışın gerçek efendileri konumunda her şeylere sahip bir durumda yaratılmış Adem ve Havva’nın, bir şeylerin açlığını çekmeleri gibi bir sorunları da olamazdı çünkü arzu edecekleri her şey fazlası ile Aden Bahçesi’nde yer almakta idi. Durum böyleyken salt bir tat alma uğruna, Tanrı’nın uyarısını hiçe sayarak, yaşamlarını tehlikeye atmış oldukları fikri ne derece inandırıcı olabilir? Tüm bu noktaları göz önüne aldığımızda, iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinin sıradan bir “meyve” olamayacağı, ölüm korkusunu bile bastıracak denli baştan çıkarıcılığı olan bir başka şeyi simgelediği sonucuna varmaktayız.

O halde iyiliği kötülüğü bilme ağacı olarak simgelenen şey ne olabilirdi? Bu noktada, dar açılı inanç yaklaşımlarını bir kenara bırakarak, meyvenin edebi anlamında kullanılan bir meyve olduğu fikrine inatla sarılmaktan vazgeçelim ve iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinin ne olabileceğini öğrenmeden önce, Aden Bahçesi’nde bu ağacın hemen yanı başında yer aldığından söz edilen yaşam ağacının (Tekvin 2:9) neyi simgelediğine açıklık getirelim. Yaşam ağacının neyi simgelediğini kavradığımızda, iyiliği kötülüğü bilme ağacının ne anlama geldiğini anlamamız da daha kolaylaşacaktır.

1.1.1 Yaşam ağacı

Kutsal Kitap’a göre, düşmüş insanın umudu, yaşam ağacına yaklaşmak ya da ulaşmaktır: “Başka güne atılan ümit yüreği hasta eder, fakat dilek yerine gelince hayat ağacıdır.” (Süleyman’ın Meselleri 13:12) Görülüyor ki, Eski Ahit Çağı İsrailoğulları, yaşam ağacını umutları olarak kabul etmekte idiler. Yeni Ahit Çağına gelindiğinde, bu kez İsa’ya inanmış olanlar için de, aynı şekilde, yaşam ağacına yaklaşıp, ondan pay almanın bir özlem olarak yer aldığını görmekteyiz: “Yaşam ağacından yemeye hakları olsun ve kentin kapılarından içeri girebilsinler diye giysilerini yıkayanlar ne mutludur.” (Vahiy 22:14) İnsanlığın yegane umudu, eğer yaşam ağacına ulaşmak ise, Adem’in umudunun da yaşam ağacına ulaşmak olduğu sonucunu çıkarmamız mümkün.

Adem düştüğü zaman, Tanrı’nın, hayat ağacının yolunu korumak için Aden Bahçesi’nin şarkına Kerubileri ve her tarafa dönen kılıcın alevini koyduğu ifade edilir. (Tekvin 3:24) Bu söylemden de anlaşılacağı gibi, Düşüş öncesinde Adem’in umudu da, yaşam ağacına ulaşmak idi. Ancak, Düşüşü ile birlikte, Adem, ideali olan yaşam ağacına ulaşamadan, Aden Bahçesi’nden kovuldu. Böylece o günden bugüne tüm insanlık için söz konusu olan bu ideal de gerçekleşmeden yarım kalmış oldu.

Adem’in mükemmelliğe ulaşmadan önceki ümidi, düşmeden mükemmellik noktasına doğru büyüyerek Tanrı’nın yaradılış idealini gerçekleştirecek bir birey olabilmekti. Yaşam ağacı, bu çerçevede, yaradılış idealini tam olarak gerçekleştiren erkeği simgelemekte idi. Ve bu ideal erkek, mükemmelliğe ulaşmayı başaran Adem olmak durumunda olduğu için de, yaşam ağacı, mükemmelliğe ulaşmış Adem’in simgesi idi.

Adem düşmeyip, yaşam ağacına ulaşmış olsa idi, onun soyunun devamında gelenler de yaşam ağacına ulaşabilecekler ve böylece yeryüzünde Kutsallığın Egemenlik Sahası’nı (Göklerin Krallığı) oluşturmuş olacaklardı. Ne var ki Adem’in düşüşü ile birlikte, Tanrı, ağacın yolunu, “alevden kılıç” ile kapatmış oldu. O zamandan günümüze, insanların yaradılışın idealini onarma yönündeki tüm çabalarına karşın, yaşam ağacı, ulaşılmaz bir hayal olarak kaldı. Asal günah yükünün olanca ağırlığını taşıyan düşmüş insanın ise, yalnızca kendi çabası ile yaradılış idealini tamamlayıp, yaşam ağacı olabilmesi mümkün değildir. Bu ideale ulaşılabilmesi için, onarım prensiplerine göre, yaradılış idealini tamamlayacak yaşam ağacı pozisyonunda birisinin yeryüzüne gelmesi ve tüm insanlığın da o kişi ile bütünleşmesi gerekmektedir. (Romalılar 11:17) İsa (İsa’nın yalnızca bir peygamber değil Mesihlik pozisyonuna sahip olmaklığı işte bu gerçeğe dayanmaktadır) bu pozisyon içerisinde gelen kişi oldu. Eski Ahit Çağı’nın inançlı insanlarının özlemle bekledikleri yaşam ağacı, İsa’dan başkası değil idi (Süleyman’ın Meselleri 13:12).

Tanrı, Adem’in yaşam ağacına ulaşacağı yolu, kılıcın alevi ile kapattığı günden bu yana, ağaç, öncelikle ona ulaşılacak yol temizlenip, açılmadan önce yanına ulaşılmaz oldu. Kutsal Kitap kayıtlarında, Pentekost Hamsin yortusu gününde, alevden dillerin inananların üzerine inerek, onları Kutsal Ruh’un gücü ile doldurdukları ifade edilir. (Elçilerin İşleri 2:3-4). Bu olay, hayat ağacına ulaşma yolunun yeniden açıldığını ve de ateşten diller olarak Kutsal Ruh’un inişi öncesinde yer alan alevden kılıcın da geri çekildiğini simgelemektedir. Bu, tüm insanlığın yaşam ağacını simgeleyen İsa’ya inanıp, Onunla bütünleşebilecekleri (Yaşam Ağacı’na aşılanarak) temelin oluştuğu anlamına da gelmekte idi.

Ancak İsa ile söz konusu bu bütünleşme, ya da aşılanma, ne yazık ki yalnızca ruhsal temellerde gerçekleşebildi. Bugün halen en inançlı anne-babaların çocuklarının bile günah olgusundan muaf olmamaları ve doğdukları andan itibaren bedellerinin ödenmesi gereken bu olguyu miras almaları bu nedenledir. Bırakın sıradan inançlı insanları, dinler tarihinde en önemli yerleri işgal eden büyük inanç sahibi kutsal kimliklerin bile, asal günah olgusunu çocuklarına aktarmanın önüne geçemediklerini görmekteyiz. (Mesih 1).

Bu gerçekten ötürüdür ki, Mesih (meshedilen), Kurtarıcı konumundaki kişinin, yaşam ağacı olarak bir kez daha - yeryüzüne- gelmesi gerekmektedir. Kurtarıcı, işte bu çerçevede, tüm insanlığı kendisine aşılayıp, insanlığın asal günahının bedelini ödemek misyonu ile bir kez daha gelecektir. Mesih olgusuna inananlar bugün de, Esinleme (Vahiy) Kitabı’nda Mesih’in İkinci Gelişi’ni simgeleyen yaşam ağacını sabırsızlıkla beklemektedirler. (Esinleme 22:14)

Tanrı’nın insanlığı kurtarma takdiri çalışmasının amacı, Aden Bahçesi’ndeki yaşam ağacına ulaşmadaki hatayı onaracak, Esinleme Kitabı’nda belirtilen yaşam ağacının hayata geçmesini sağlayacak koşulları hazırlamaktır. Düşüş nedeni ile Adem, ilk yaşam ağacı olma idealini tamamlayamadı. (Tekvin 2:9). Düşmüş insanlığı kurtarma çalışmasını sonuca ulaştırabilmek için, “Son Adem” İsa (1.Korintoslular 15:45), Son Günler’de yaşam ağacı pozisyonunda tekrar gelmek durumundadır.

1.1.2 İyiliği kötülüğü bilme ağacı

Tanrı, Adem’i, tek başına kalsın diye yaratmadı. Havva’yı da, ona eş olsun diye yarattı. Dolayısı ile, Aden Bahçesi’nde, mükemmel erkeği simgeleyen bir ağacın olması gibi, yaradılış idealini tamamlayan kadını simgeleyen bir başka ağaç daha bulunmakta idi. Yaşam ağacının hemen yanı başında yer alan (Tekvin 2:9) iyiliği kötülüğü bilme ağacı, işte, söz konusu iyilik amacı olan ideal kadın konumuna ulaşmak durumundaki mükemmel Havva’yı simgelemekte idi.

Kutsal Kitap, İsa’yı, asma (Yuhanna 15:5) ve çubuğu (İşaya 11:1, Yeremya 23:5) mecazları ile tanımlar. Tanrı da, aynı şekilde, insanın Düşüşü’nün neyin sonucunda gündeme gelmiş olduğuna bir ipucu olmak üzere, mükemmel Adem ve Havva’yı simgeleyen iki ağaç sembolünü kullanmıştır.

1.2 Yılanın kimliği

Kutsal Kitap‘ta, Havva’yı günaha bir yılanın bulaştırdığını görmekteyiz. (Tekvin 3:4-5) Şimdi Tekvin kayıtlarına dayanarak, yılan olarak sembolize edilen varlığın gerçek kimliğini irdelemeye çalışalım.

Kutsal Kitap’ta tanımlanan “yılan”, insanlarla konuşabilen ve ruhsal varlıklar olan insanların Düşüş’üne yol açabilen bir varlık olarak gözükür. Dahası, söz konusu bu “yılan”, Tanrı’nın, insanları iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesini yemekten kesinlikle men eden iradesinden haberdar bir varlıktır. Bu, yılan olarak sembolize edilen varlığın, gerçekte ruhsal bir varlık olduğu sonucuna götüren çok kuvvetli bir kanıttır.

Kitab-ı Mukaddes’te şöyle yazar: Koca ejder aşağı fırlatıldı. Tüm yeryüzünü kandıran ve adı İblis ve Şeytan olan şu eski zamanın yılanı yeryüzüne fırlatıldı. – Esinleme (Vahiy) 12:9 Söz konusu bu eski yılan, Aden Bahçesi’nde Havva’yı ayartarak baştan çıkaran yılandan başkası değildir. Cennetten kovulmadan önce orada yaşıyor olan ve de insanın Düşüş zamanından bu yana insanları sürekli olarak kötülük yapmaya yönlendiren bu varlık, İblis, (Şeytan) ruhsal bir varlıktır. Şeytan, ruhsal bir varlık olduğuna göre, onu simgeleyen yılanın da, ruhsal bir varlığı simgeliyor olması gerekir. Kutsal Kitabı kaynak alan tüm veriler, Havva’yı ayartan yılanın edebi anlamda bir hayvan olmadığı fakat bir ruhsal varlığı sembolize ettiğine işaret etmektedirler.

Bu noktada, yılan olarak sembolize edilen bu ruhsal varlığın, evrenin yaratılması öncesinde de mi var olduğu, yoksa evrenin bir birimi olarak mı yaratıldığı sorusu akla gelmektedir. Eğer bu varlık, evrenin yaratılmasından önce de var ve de Tanrı’nınkinin tamamen zıddı bir amaca daha başlangıçtan hizmet etmekte idiyse, iyi ve kötü arasındaki çatışma hem kaçınılmaz hem de sürekli olmak durumundadır demektir. Böyle bir durumda, ne Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasının bir anlamı olur, ne de evrende yer alan her şeyin tek bir Tanrı tarafından yaratıldığı inancını temel alan tek tanrılı dinlerin bir dayanağı kalır. Bu durumda, yılan olarak sembolize edilen söz konusu ruhsal varlığın başlangıçta iyi bir amaçla yaratılmış olmakla beraber, sonradan Prensip merkezlilikten saparak (düşerek) Şeytan diye adlandırdığımız varlığa dönüştüğü sonucunu çıkarmaktayız.

Peki ama, Tanrı’nın yaradılış dünyasında, hem insanlarla iletişim kurabilen ve hem de Tanrı’nın iradesinden haberdar olarak kutsallık sahası (cennet) içerisinde yaşamış olan ve düşüp, kötü bir varlığa dönüştükten sonra bile, zaman ve mekan ötesinde insan ruhuna egemen olmayı başaran bu varlık nasıl bir varlıktır? Yaradılış dünyasında tüm bu sıraladığımız özelliklere sahip yegane varlıklar olarak melekleri görmekteyiz. “Çünkü Tanrı, günah işleyen melekleri bile esirgemedi. Yargılanıncaya kadar saklansınlar diye onları cehennemin en alt katında yoğun karanlıkta tutukladı (2.Petrus 2:4) şeklindeki Kutsal Kitap ayeti de, insanları baştan çıkaran ve günah işleyen yılanın bir melek olduğu tezini desteklemektedir.

Bu anlamda, yılanın çatallı dili, dili ile başka bir şey söyleyip, kalbi ile başka türlü hareket eden iki yüzlü insanı, yılanın avını yutmadan önce onun etrafında bedenini döndürüp durması da, kendi çıkarları için başkalarını tuzağa düşürmekten çekinmeyen birini simgelemesi açısından, insanları baştan çıkaran meleği mecazi olarak tanımlayacak en doğru sembol seçimi idi.

1.3 Meleğin ve insanların düşüşü

İnsanları baştan çıkararak, Prensip merkezlilikten uzaklaştırıp, düşüşlerine neden olan varlığın bir melek olduğu ancak günaha bulaşıp, pozisyonunu yitirdikten sonra Şeytan’a dönüştüğü anlaşılırdır. Şimdi gelin, melek ve insanlar arasında vücut bulan ilk günahın niteliğinin ne olabileceğini sorgulayalım.

1.3.1 Meleğin suçu

Kendilerine özgü başkanlığı korumayıp özel konutlarını bırakan melekleri de o büyük günün yargılaması için sakladı. Onları yoğun karanlıkta sonsuz zincirlere vurdu. Bunun gibi zina eden, doğal ilişki dışında sapıklık yapan Sodom ile Gomora ve çevrelerindeki kentler de, örnek olsun diye, sonsuz ateşle cezalandırıldılar (Yahuda 6-7). Bu Kutsal Kitap alıntısından da anlaşılacağı gibi, melek, prensip dışı bir cinsellik ilişkisinin sonucu olarak düşüp, sahip olduğu asal pozisyonu yitirdi.

Zina ise tek başına oluşacak bir suç değildir, en az iki tarafın birlikteliği, bu suçun oluşumu için esastır. Bu durumda, Aden Bahçesi’nde yer alan bu suça eşlik eden diğer birim veya birimler kimler idi ve insanların da taraf oldukları suçun niteliği ne idi gelin birlikte görelim ve bugüne dek bir sır olarak kalmış bu gerçeğe açıklık getirelim.

1.3.2 İnsanların suçu

Adem ve Havva’nın düşmeden önce çıplak olduklarını ama buna rağmen bundan bir utanç duymadıklarını okumaktayız. (Tekvin 2:25). Ve yine, Düşüşleri sonrasında, çıplaklıklarından her nedense birdenbire utanç duymaya başlayarak, bedenlerinin aşağı kısımlarını incir yaprakları ile örtmeye çalıştıklarına tanık olmaktayız (Tekvin 3:7). Eğer söz konusu günahları, gerçekten de, edebi anlamda bir meyveyi (iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesi) yemek olsa idi, bu durumda, el ve ağızlarını örtmeye çalışmaları daha akla yatkın olmaz mıydı? Oysa ki, Adem ve Havva’nın, insan tabiatında var olan taraf olduğu bir suçu gizleme eğilimi içerisinde, ağızlarını değil de, cinsel organlarını örtmeye çalışmaları, taraf oldukları suça yönelik utançlarının aslında bu yerlerle ilgili olduğu ipucunu vermektedir zaten.

Eyüp 31:33’teki “Eğer fesadımı bağrımda gizleyerek, bir adem gibi günahlarımı örttümse…” sözlerinde de ifade edildiği gibi, Adem, Düşüş ertesinde, bedeninin cinselliğe yönelik bölümlerini örttü. Gerek Adem gerekse de Havva, utançlarının kaynağı, günaha bulaşmada aracı olan cinsel organları olduğu için, bedenlerinin bu bölümünden utanç duyarak örtüp, saklama yoluna gittiler.

İnsanın Düşüşü öncesindeki dünyada, kişinin yaşamı pahasına girişmekten kendini alıkoyamayacağı yegane duygu yaptırımı ve sonrasındaki eylem, sevgi eylemi (yanlış merkezde bile olsa) olabilirdi. Tanrı’nın insanlar için yaradılış amacı olarak belirlediği “semereli olun, çoğalın” (Tekvin 1:28) yönündeki kutsamaya, ancak ve ancak sevgi kanalı ile ulaşılabilir. O nedenle, Tanrı’nın yaradılış amacı bakış açısından, sevgi, en güçlü, sevgi eylemi de en değerli ve kutsallığı olan bir eylem olarak algılanmak durumundadır. Ne var ki, daha başlangıçta, cinsel eylem, Düşüş’e götüren yegane sebep olduğu için, insanlar, bugün bunu, utanç ve hatta horgörü ile karşılamak eğilimindedirler. Kısacası, insanoğlunu düşüşe götüren yegane neden, prensip dışı bir cinsellik ilişkisine dayanmakta idi.

1.3.3 Melek ve insanlar arasındaki prensip dışı cinsellik ilişkisi

Bu noktaya kadar, bir meleğin insanları baştan çıkararak düşüşlerine neden olduğunu ve de hem meleğin hem de insanların düşüş nedenlerinin prensip dışı bir cinsellik ilişkisinin tarafları olmalarına dayandığını gördük. Evren bünyesinde, sevgi ilişkileri içerisine girebilecek ruhsallık boyutuna da sahip yegane varlıklar, insanlar ve meleklerdir. Dolayısı ile, söz konusu cinsel ilişkinin melek ve insanları içerdiği açıktır. İsa’nın, “Siz babanız İblistensiniz ve babanızın isteklerini yerine getirmek istiyorsunuz.” (Yuhanna 8:44), şeklindeki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, İblis, Şeytan olarak da tanımlanmakta (Vahiy 12:9) ve insanların da “eski yılan” olarak ifade edilen Şeytan’ın soyunun (onun irade ve eylemlerine taraf olarak gücünü sürdürüp, geliştirmesine aracı olmaları yönü ile) devamını sürdürenler oldukları vurgulanmaktadır.

Peki ama, insanlar hangi koşullar altında, düşmüş bir melek olan Şeytan’ın emellerine alet olup, onun, gücünü her geçen gün daha artırıp, Tanrı’nın iradesinin gelişimine sekte vurmasına aracı oldular? Melek ve insanlığın ilk ataları arasında ne yazık ki, prensip dışı bir cinsellik ilişkisi yer aldı. Böyle bir ilişkinin doğal sonucu olarak da, tüm insanlar, Şeytan’ın iradesi doğrultusunda bir sevgi ilişkisinin sonucu olarak çıkış bulmaktan ötürü, onun sahiplenmesine maruz kaldılar. Pavlus: (Romalılar 8:23) “Ruhun ilk ürününe sahip bizler de oğulluğa alınmayı ve bedenimizin kurtuluş bulmasını gözleyerek içimizden inliyoruz.” yönündeki sözleri ile, düşmüş insanlığın, Tanrı’nın soyunu değil, Şeytanınkini yürütmekte olduğuna açıklık kazandırmakta idi. İsa zamanında Vaftizci Yahya’nın, insanları, “engerekler soyu” (Matta 3:7) şeklinde azarlaması ve yine İsa’nın, dinsel yorumcular ve Ferisiler’e yönelik olarak “yılanlar, engerekler soyu, cehennem yazgısından nasıl kaçıp, kurtulacaksınız?” (Matta 23:33) şeklinde hitap etmesi hep, biz insanların, melek ve ilk atalarımızı içeren bir cinsellik ilişkisinin ürünleri olduğumuzu hatırlatan olgudan ötürüdür. İnsanın Düşüşü’nün temelinde ne yazık ki böylesi acı bir gerçek yer almaktadır.

1.4 İyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesi

Daha önce, iyiliği kötülüğü bilme ağacının Havva’yı simgelediğine değindik. Peki bu durumda bu ağacın meyvesi, neyi simgelemekte idi? Bir ağaç nasıl ancak vereceği ürün ile devamlılığını sağlarsa, Havva da, simgelediği ağacın ürünü meyvesini, yani sevgisini, Tanrı merkezinde kullanarak, yine Tanrı merkezli çocuklara döl vermek durumunda idi. Ne var ki, Havva, sevgisini yanlış merkezde kullanarak, şeytani bir sevginin ürünü olan çocuklar dünyaya getirme yolunu seçti. Biliyoruz ki, Havva, namükemmel bir konumda, ancak belli bir gelişim sürecini aştıktan sonra, tam bir olgunluğa ulaşmak üzere yaratılmış idi. Dolayısı ile içinde bulunduğu durumda, sevgisi temelinde, iyi ya da kötü ürün verme potansiyellerinin ikisine de sahip idi. Havva’nın sevgisinin, iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesi, kendisinin de iyiliği kötülüğü bilme ağacı olarak sembolize edilmesi işte bu nedenledir.

İyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yemenin neyi simgelediğine gelince, bizlerin bir şeyi yediğimizde, o şeyi, kendimizin bir parçası haline dönüştürmemiz gibi, Havva da, Tanrı merkezli sevgisinde olgunlaşarak, “iyilik meyvesini” yemek ve öylelikle, Tanrı’daki ilahiliğin özünü alarak, o öz üzerinde iyi bir soyağacına çıkış vermek durumunda idi. Ancak, Havva, özgür iradesi temelinde, sevgisini Şeytan’a merkezleyerek “kötülük meyvesini” yemeyi seçti ve böylece de onun kötülük tabiatının özünü miras alıp çocuklarına, bu kötülük temeli üzerinde döl vermekle de, bugün halen yüz yüze bulunduğumuz günahkar toplumun nüvesi kötü bir soyağacına zemin hazırladı. Dolayısı ile, Havva’nın, iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yemesi, melek ile, şeytani bir sevgi ilişkisi yaşayarak, kendisini Şeytan’a bağımlı kılan bir kan bağı ilişkisi içerisine girerek, hem kendini hem de kendinden sonra gelecekleri ona tutsak kılması anlamına gelmekte idi.

Tanrı’nın, düşmüş meleği: “…karnın üzerinde yürüyeceksin ve ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin.” (Tekvin 3:14) şeklinde lanetlemesi, meleğin sefil bir varlığa dönüşerek, kendisi için belirlenen asal yükümlülüğünü yerine getiremeyecek bir konuma düşmesi ve meleğin, işlediği suçtan ötürü Tanrı’nın kutsallık sahasından (cennet) uzaklaştırıldığı (İşaya 14:12, Vahiy 12:9) için de, Tanrı’dan gelecek tüm yaşam elementlerinden yoksun kalarak, bundan böyle yalnızca günahkar dünyanın kötülük unsurları ile besleneceği anlamına gelmekte idi.

1.5 Günahın kökeni

Kutsal Kitap metinlerindeki sembolizmi açarak, günahın kökünün, insanlığın ilk ebeveynlerinin yemiş oldukları edebi anlamdaki bir meyveye değil de, onların, yılan olarak sembolize edilen melek ile taraf oldukları prensip dışı bir cinsellik ilişkisine dayanmış olduğunu ve bunun doğal sonucu olarak da, Tanrı merkezli bir soy ağacını çoğaltacakları yerde, Şeytan’ınkine çıkış verdiklerini görmüş olduk.

İnsanın taraf olduğu günahın kökünün, prensip dışı bir cinselliğe dayandığı gerçeğini destekleyecek pek çok kanıt yer almaktadır. Biliyoruz ki, asal günah, bir nesilden diğerine intikal etmekte. Bunun nedeni, günahın kökünün, kişiyi cinsellik ilişkisi gibi kan ilişkisi ile sıkı sıkıya bağlayan bir temele dayanmış olmasıdır. Günahın bertaraf edilmesini savunan dinlerde, zina olayı baş günahlardan biri olarak kabul edilmekte ve bunun üstesinden gelinebilmesi için, iffet ve cinsel oruç gibi erdemler alabildiğince teşvik edilmektedir. Bu da, günahın kökünün, şehvani arzularda aranması gerektiğinin bir başka göstergesidir. İsrailoğulları, asal günahtan bir arınma sembolü olarak sünnet olgusunu başlatarak, seçilmiş kavim olma yeterliliği için de, insanın iliklerine dek işlemiş kötülük unsurlarından arınılması adına, belli bir miktarda da olsa kan akıtılacak bu sembolik eylemi yerine getirmişlerdir.

Cinsel değerlerdeki yozlaşmışlık, sayısız devlet adamı ve halk kahramanının, hatta ve hatta devletlerin düşüşlerinin ardındaki temel neden olageldi. Bu gerçek, en ön saflarda yer alan insanların bile ruhlarının bir yerinde, günahın kaynağı olan o –prensip dışı cinsel arzunun- bilinç düzeyinde farkında olunmasa bile, bir şekilde saklı bulunduğuna işaret etmektedir. Akla gelebilecek her tür kötülüğün önü, dinlerin belirlemiş olduğu ahlak normları, yaygınlaştırılacak değişik çerçeveli eğitim programları ve suça teşvik edici nitelikteki sosyo ekonomik koşulların iyileştirilmesi yönündeki reformlarla alınabilir. Ancak hiç kimse, bugün adeta uygarlığın gelişimi ile başa baş giden cinsel değerlerdeki yozlaşma ve ahlaksızlık salgınının yaygınlaşmasının önünü alabilecek durumda değildir. O nedenle de, tüm kötülüklerin çıkış kaynağı olan bu durum kökünden çözüme ulaştırılmadıkça, ideal bir dünya umutları da gerçekleşmesi imkansız bir hayal olarak kalacaktır. Mesih, İkinci Gelişi’nde temelden acil çözüm getirmek durumunda olduğu kaynak sorun budur.