Prensip çalışması ve uygulaması
Yer imlerim

Henüz yer iminiz yok.

Konu 7. Onarım Takdiri Çalışması ve Tarihin Gelişimi

Yeryüzündeki Göklerin Krallığı (Kutsallığın Egemenliği), yapısı, mükemmel insan imajında oluşmuş bir toplumdur. (Yaradılış 3.2) Aynı şekilde, düşmüş bir toplum da, düşmüş bir insanın benzeyişinde oluşmuş bir toplum olarak değerlendirilebilir. Günahkar insanlık tarafından oluşmuş toplumların tarihlerini, düşmüş bir insanın içsel yaşamını inceleyerek daha iyi anlamamız mümkün.

Düşmüş insanda (Tanrı merkezlilikten uzaklaşmış insan), kişiyi hem iyiliği aramaya yönlendiren bir asal akıl, hem de, yine bu asal aklın eğilimlerine karşı duran ve kendisini kötü isteklerle dolduran bir kötülük aklı yer alır. Bu iki akıl, birbirleri ile, kuşku götürmez bir şekilde, insanları sürekli değişen ve çelişen davranışlara yönelten yine sürekli bir çatışma içerisindedirler. İnsan toplumu, kendi içinde sürekli bir çatışma yaşayan bireylerden oluştuğu için de, doğal olarak, insanların birbirleri ile aralarındaki ilişkiler de, aynı uyuşmazlık ve çatışmaların bir yansıması olarak gündeme gelmektedir. İnsanlık tarihi de bir bütün olarak, zaman içerisinde sürekli değişim gösteren çatışmalardan mustarip sosyal ilişkiler çerçevesinde yer aldığı için de, çekişme ve savaşların ortaya çıkmaları kaçınılmaz olmaktadır.

Bununla beraber, insanlar, asal aklın ve de kötülük aklının bu süregen çatışmaları arasında, bir yandan da, kötülüğü bir kenara bırakıp, sürekli iyilik yolunda gidebilme mücadelelerini sürdürmektedirler. Bu çabaları ile oluşturdukları zeminler ise, giderek daha doğru davranışlara yönelme şeklinde ürünlerini vermektedir. Asal aklın kendi bünyesindeki aktiviteden ötürü, düşmüş bir insan bile, Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasına karşılık verebilir ve de iyilik amacının daha ileri noktalara taşınmasına katkıda bulunabilir.

Tarih içerisindeki gelişim de böylece, iyi ve kötü arasındaki çekim alanı içerisinde bile kötülüğü reddedip, iyilik yönünde kararlı çabalar gösteren bireylerle söz konusu olur. Dolayısı ile, tarihin kaçınılmaz bir biçimde iyilik amacının gerçekleştirilişine doğru yön aldığı bir dünya, Kutsallığın Egemenlik Sistemi’nin (Göklerin Krallığı) kurulacağı bir dünya olacaktır. Bu çerçevede, çatışma ve savaşların, bu nihai amacın gerçekleşmesi yönünde, iyi ve kötünün ayrılmasına yönelik, geçici fenomenler olduğunun anlaşılmasında fayda var. Kimi kez kötünün kazandığı zaman ve durumlar gündeme gelse bile, Tanrı’nın, bu durumları, daha büyük iyilik amaçlarına ulaşmada basamak olarak kullanabileceğini unutmamak gerek. Bu anlamda da, iyiliğe ulaşmayı amaçlayan tarih gelişiminin, Tanrı’nın onarım takdirine göre gelişen, iyi ve kötünün sürekli olarak birbirlerinden ayrılmaya çalışıldığı bir süreç olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Öte yanda, Şeytan da, ilk insanlarla oluşturmuş olduğu kan bağı ilişkisi zemini üzerinde, düşmüş insanları aracı yaparak, Tanrı’dan önce, Tanrı’nın amaçladığı ideal toplumun, kendi amaçlarına hizmet edecek sapkın bir benzerini oluşturma yönünde hep bir adım öncesinde hareket eder. O nedenle, insanlık tarihi içerisinde, Prensip’in çarpıtılmış versiyonları üzerinde bina edilmiş prensip dışı toplumların oluşumuna tanık olmaktayız. İnsanlık tarihinin (onarım tarihinin) sonuna gelindiğinde, Tanrı’nın, yeryüzünde Kutsal Egemenlik Sistemi’ni oluşturması öncesinde de, Şeytan, bu sistemin prensip dışı bir versiyonu olan kendi sistemini, ki bu komünist dünyasıdır, oturtmaya çalışacaktır. Bu, Şeytan’ın, bütün insanlık tarihi boyunca, Tanrı’nın belli bir planı uygulamaya koyuşu öncesinde nasıl her defasında Ondan önce hareket ederek Onun planlarını kendi prensip dışı kuralları içerisinde taklit ettiğine verilebilecek güzel bir örnektir. Onarım takdiri çalışması süresince, sahte benzerleri, hep gerçeğinin öncesinde ortaya çıktı. (Hazırlık 3.2, Hazırlık 4.1) İsa’nın, Mesih’in İkinci Gelişi öncesinde, sahte mesihlerin ortaya çıkacağına (Matta 24:23-24, 1.Yuhanna 2:18) yönelik peygamberlik sözleri, Prensip’in bu yönü çerçevesinde çok daha iyi anlaşılabilir.

7.1 Onarım takdiri çağı içerisinde tarihin gelişimi

Bazı tarihçiler, düşmüş insanlık tarafından oluşturulan ilk topluluğun, ilkel kollektif bir toplum olduğunu öne sürerler. Tanrı’nın takdirsel çalışmasının bakış açısına göre, düşmüş insanlığın oluşturduğu ilkel toplumlar Şeytan’a merkezli toplumlar idi. Şeytan, insanların bütün sahip olduklarını birbirleri ile paylaştıkları kollektif bir toplum yapısı oluşturma çalışmasında başarılı olmuş olsaydı bile, böyle bir toplum, Tanrı’nın, mükemmel karaktere sahip insanlar aracılığı ile oluşturmayı düşündüğü ve karşılıklı verim, birbirine bağımlılık ve evrensel anlamda paylaşılan değerler anlayışında birbiri ile kenetlenmiş bir toplumun, kötü bir kopyası olabilirdi ancak. Şekli ne olursa olsun, bu tip şeytani ilkel toplum, doğası itibarı ile, daima mücadele ve ayırımları da bünyesinde taşıyor olacaktı. Eğer böyle olmasa ve sistem kendini sonsuza dek götürecek iç dinamiğine sahip olsa idi zaten, Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasının sonuca ulaştırılması diye bir şey de asla söz konusu olamazdı.

Gerçekte, düşmüş insanın aklında sürekli çatışma halinde bulunan iki farklı merkezdeki akıl birimi, kendilerini bireyin davranışlarında ifade eden içsel çatışmalara çıkış verip, kişiyi diğer insanlar ile olan ilişkilerinde de çatışmaya yöneltmektedirler. O nedenle, ilkel şeytani bir toplumun, kollektif yaşam amacını, barış içerisinde gerçekleştirebilmesi mümkün değildir. İlkel toplumlar, farklı ekonomik ve sosyal ilişkiler içerisinde yer alan daha geniş çaplı toplumlara doğru geliştikçe, bünyelerinde yer alan çatışmaların da buna bağlı olarak gelişmesi kaçınılmazdır. Tanrı’nın asal akıl aracılığı ile insanları, onarım takdirinin gereklerini yerine getirmeye yönlendirmesinden ötürü, şeytani egemenlik altında yer alan ilkel toplumlarda da, görece iyi ve görece kötü arasında ayrılıkların gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

Şeytan tarafından yönlendirilen sosyal gelişmenin gidişatına baktığımızda, klan topluluklarının, ilkel toplumlardaki bireyler arası ayrılıklardan çıkış bulduklarını ve de çerçevelerini, toprak ve güç alanlarını arttıracak şekilde önce klan, sonra feodal toplum sonra da monarşik toplum seviyelerine genişlettiklerini görmekteyiz. Şeytan, Tanrı’nın, günahkar dünya içerisinden iyi insanları çağırarak, onlar kanalı ile iyi bir klan topluluğu, daha sonra da bunun çapını genişleterek iyi bir feodal toplumu oluşturacağı ve en nihayet zamanı geldiğinde de Mesih’in misyonunu tamamlayabileceği yeterli alan ve egemenliğe sahip bir iyilik sistemine geçit vereceği yönündeki planını gayet iyi bildiğinden, tarih süresince Ondan hep bir adım önde davranarak bu yönteme dayalı kendi sistemini oluşturmaya çalıştı hep.

İbrahim, Tanrı tarafından, günahkar dünyanın içerisinden iyilik standardının temsilcisi olmak üzere çağrıldı ve hem kendisi hem de Tanrı’nın İradesi’ni taşıyacak soyunun devamında gelenler, İsrail’in ilk klan toplumu olacak şekilde Tanrı tarafından kutsandılar. İsrailoğulları Mısır’a girdiklerinde, bir klan topluluğu olmalarına rağmen, Kenan’a gitmek için Mısır’ı terk ettiklerinde, artık bir kavim toplumuna dönüşmüş bulunmaktaydılar. Hakimler dönemindeki İsrail toplumu, feodal bir yapıya sahipti.

Konumuz içerisinde sözünü ettiğimiz feodal toplum, hizmet-itaat ilişkisi içerisindeki efendi-köle ilişkisi ile karakterize edilebilecek bir politik sistem ve de birbirinden ayrı alanlarda, küçük, kendine yeten birimlerden oluşan bir ekonomik sistemi tanımlamaktadır. Hakimler dönemindeki İsrail toplumu işte bu özelliklere sahip idi. İsrailoğulları Kenan’a girdikleri zaman, her bir kavime belli oranda bir toprak alanı tahsis edilmişti. Bu toprak alanlarını kontrol eden hakimler, orta çağ Avrupası’nın ilk dönemlerindeki episkopos ve derebeylerininkine benzer bir rol içerisinde idiler.

Halkın, derebeylerinin inançları neyse onu benimsemesi ve de derebeylerinin tüm emirlerine kayıtsız şartsız itaatleri, feodal toplum yapısının bir gereği ve özelliği idi. Bu bağlamda da, derebeyi (Lord), Tanrı’nın İradesi’ne bağlı kaldığı müddetçe, halkı da onu izleyecek ve Tanrı tarafında yerini alabilecekti. Efendi-köle ilişkisi üzerine kurulu bir politik sistemde yaşamak ve de dış dünyadan büyük ölçüde soyutlanmış ve kendine yeter bir ekonomik duruşa sahip olmakla, bu insanlar, Şeytan’ın dıştan gelebilecek müdahalelerine karşı koyabilecek dikkate değer bir kapasiteye de sahip bulunmakta idiler. Klan toplumunun feodal bir topluma dönüşmesinin temel nedeni, Şeytan’a ait bulunan mülkiyet ve halkın yeniden Tanrı tarafına kazandırılmasına yönelikti. Bu konumdaki halk, Tanrı’nın egemenliği altında, toprak bütünlüğünü daha geniş çerçevelere taşımakla, Şeytan’ın sahiplenmelerinden de giderek daha uzaklaşacak bir zemine sahip olabilecekti. Bu yöndeki ilahi takdirin gayet iyi bilincinde olan Şeytan, oyunu kendi kuralları içinde oynayarak, Tanrınınki’nden çağlar öncesinde, kendi feodal toplum yapılarını oluşturmakta gecikmedi.

İlk İsrail’in feodal toplumunun gerisindeki takdirsel neden, daha büyük bir alana yayılmış ve daha büyük egemenlik gücüne sahip bir monarşik toplum yapısının oluşturulabileceği temelin atılabilmesi içindi. Monarşik toplum, önceki feodal toplum tarafından emniyet altına alınan politik ve ekonomik egemenliğin küçük birimlerini, tek bir alan içinde birarada yaşayan ve daha güçlü bir ekonomiye ve iyi korunan bir egemenliğe sahip geniş çerçevedeki büyük bir topluluğa dönüştürdü. Bu, Kral Saul tarafından kurulan birleşik krallığın kuruluşu ile gerçekleşti.

İsa, Krallar Kralı (Esinleme 11:15) olarak gelme durumunda idi. Tanrı’nın, İsrail’de, monarşik bir toplum oluşturma nedeni, İsa’nın Mesih olarak gelişinde, halkı, Krallar Kralı olarak yönetebileceği yeterince güçlü bir temelin oluşturulması adınaydı.

Ne ki bunun gerçekleşmesinden uzun zaman önce, Şeytan, monarşik sistemin oluşturulmasına yönelik takdirin ardında Mesih’in karşılanabileceği temelin tesisinin yattığı gerçeğini anladığı için, Tanrı’nın takdirsel çalışmasını engellemek için kendi monarşik toplumlarını oluşturmaya başlamıştı bile. Böylece daha İsrail’deki birleşik krallığın tesisinin çağlar öncesinde, Mısır’da, ilk hanedanlık ve firavunluk sistemi oluştu ve yaklaşık bir otuz hanedan boyunca da devam etti. Eski Babil krallığı da aynı şekilde, M.Ö. on sekizinci yüzyılda, Hammurabi yönetimi altında, tüm Mezopotamya’da egemenliğini sürdürdü, Hititler de, yine M.Ö. on dördüncü yüzyılda, Orta Doğu’da üstün bir egemenlik sürdürdüler. İşin ilginç yanı ise, şeytani dünyayı temsil eden krallıklar bünyesindeki, nispeten daha iyi olanlarla daha kötü olanlar arasında yer alan savaşlar sonucunda, iyinin kötüden ayrılması idi. İyiliğe yönelik bu eğilim, daha önce de açıklandığı gibi Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasına karşılık veren asal akıldan kaynaklanmaktaydı.

Kral Süleyman, Tanrı’nın İradesi’ne sonuna dek hizmet etmeyi sürdürebilseydi, kendisine Tanrı tarafından bahşedilmiş politik becerilerini, Yakın Doğu’daki milletleri birleştirme yönünde kullanabilecekti. Öyle ki, o dönem içerisinde zayıflamış bulunan Mısır, Minos ve Mezopotamya uygarlıklarını bir potada eritip, dünya genelinde bir egemenlik sistemi oluşturarak, Mesih’in gelişinde Tanrı’nın egemenlik sistemini tesis edebileceği temeli oluşturabilecekti. Ancak Süleyman’ın, putlara yönelişi ile birlikte, Tanrı da, onca acıları göze alarak oluşturmuş bulunduğu bu monarşik toplum yapısını bölecek bir takdirsel çalışmayı yürürlüğe koymak durumunda kaldı.

İsrail’in birleşik krallığının kralları, ne Mesih için gerekli temeli oluşturabildikleri ne de, Tanrı’nın egemenlik sistemini onarabileceği zemin çalışmasını yerine getirebildikleri için, Tanrı da sonuçta, birleşik krallığı, kuzeyde İsrail, güneyde de Yahuda krallıkları olmak üzere ikiye ayırdı. Ancak bu ayırımdan sonra bile, Tanrı’nın İradesi’ne karşı koymayı devam ettirdikleri için de, Tanrı, İsrail’in kuzey krallığının, Asurluların elinde yok olmasına göz yumdu. Asurlular, M.Ö. sekizinci yüzyılda, Mısır da dahil olmak üzere, ilk dünya imparatorluğunu gerçekleştirmek üzere, yakın Doğu’nun tamamını ele geçirmişlerdi. Yahuda krallığı ise, bir süre Tanrı İradesi ile paralel gittiği halde, daha sonra Ona karşı geldiği için, Tanrı onun da, ikinci bir dünya imparatorluğu oluşturacak şekilde Asurluların ayağını kaydıran neo Babil İmparatorluğu’nun eline düşmesine seyirci kalmak zorunda kaldı.

Yahuda’nın düşüşünden sonra, Tanrı, İsrail’in tahtını boş tutarak, Yahudi halkını, Mesih’in karşılanacağı zamana dekki dönemin büyük bir bölümünde, çoktanrılı imparatorlukların sürekli kontrolü altında bıraktı. En dikkate değer nokta ise, Tanrı’nın, Yahudi halkını, ilerde demokrasi sisteminin oluşturulabileceği ideolojik çatıya temel hazırlayan Helenistik kültür sahasına yerleştirmesi oldu. Böylece Tanrı, İsrail toplumunu, geldiğinde, halkın, Mesih’i kendi iradesi ile kralları olarak içtenlikle karşılayabileceği bir demokratik şekil içerisinde yer alacak şekilde düzenledi. Ne var ki, Yahudi halkı iradesini, İsa’yı yüceltmek yerine, onu çarmıh üzerinde ölüme yollamak yönünde kullandığı için, günah dünyasının içinden çağrılan İbrahim ve soyunun devamında gelenler tarafından iki bin yıl öncesinden başlatılan takdir çalışmasının amacına da ne yazık ki yalnızca ruhsal düzlemde varılabildi.

7.2 Onarım takdiri çalışmasının Ertelenme Çağı içerisinde tarihin gelişimi

7.2.1 Onarım takdiri ve Batı tarihi

Hıristiyanlığa büyük eziyetler yapan Roma İmparatorluğu, en sonunda, çarmıha gerilen İsa gerçeği önünde dize gelerek, dördüncü yüzyılda Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul etti. Akdeniz etrafındaki eski dünya ülkelerini biraraya getiren Roma İmparatorluğu’nun asal takdirsel rolü, Mesih’in yeryüzünde oluşturacağı krallık için temel oluşturmak idi. Yahudi halkı, İsa’nın Mesih olduğuna inanıp, onunla birlik oluşturabilse idi, Roma İmparatorluğu da İsa’nın yaşadığı dönem içerisinde kazanılıp, İsa’nın, bütün imparatorluk sınırları içerisinde, Krallar Kralı olarak yüceltilebileceği ve Kudüs’ün merkez olacağı dünya genelinde bir egemenlik oluşturulabilirdi. Ancak, Yahudi halkının inançsızlığı yüzünden, Yahuda yok oldu ve Roma İmparatorluğu da, inişe geçmeye başladı. Ve yüzyıl süren barbar atakları sonucunda da, M.S. 476’da Batı Roma İmparatorluğu son buldu.

Böylece, Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasının merkezi de, Tanrı’nın büyük acılar yaşadığı Yahuda diyarından, eskiden Batı Roma İmparatorluğu olan, daha sonra Germen kavimleri tarafından ele geçirilen topraklara, Batı Avrupa’ya aktarılmış oldu. Buna bağlı olarak da, Hıristiyanlığı merkez alan ruhsal onarım takdiri çalışması, öncelikle Batı Avrupa’da yürütülmeye başlandı. O nedenle de, bu dönem içerisinde, Batı Avrupa tarihi, onarım takdiri çalışması çerçevesinde yer alan yöntemler çerçevesinde şekillendi. (Aynı şekilde, dikkat edilirse, Marksist teoriye göre değerlendirilen tarihsel materyalizmin tarihi gelişim süreci de yalnızca Batı Avrupa tarihine uygulanabilir) O nedenle Batı Avrupa’daki Hıristiyanlık tarihi, bizlere, Onarım Takdirinin Ertelenme Çağına yön veren olaylar hakkındaki bilgileri de sunmaktadır.

7.2.2 Din, ekonomi ve siyaset tarihleri arasındaki karşılıklı ilişkiler

Tanrı, insanlığı, hem ruh hem de fizik dünyasına özne olup, yönetebilmesi için, ruh benlik ve fizik benlik çiftli bütünlüklerine sahip şekilde yarattı. (Yaradılış 6:2) İnsanlar düşmemiş olsalar idi, ruh benlikleri ve fiziksel benlikleri birlikte mükemmelliğe ulaşacak ve ruhsal ve fiziksel entelektleri arasında da, daha yeryüzü yaşamları içerisindeyken tam bir uyum sağlanmış olacaktı. İnsanlar düşerek gerek ruh gerekse de fizik dünya hakkında büyük bir bilgisizlik karanlığına gömüldükten sonra, Tanrı, onların ruhsal bilgi açıklarını din, fiziksel bilgi açıklarını da bilim aracılığı ile onarmaya çalıştı. (Eskatoloji)

Dinler, bu çerçevede, düşmüş insanların, ruhsal bilgisizliklerini, bekler durumdaki asal akıllarını harekete geçirerek, aşamalı biçimde onarmada yardımcı oldular ve de insanlara, yaşamlarını, Tanrı’nın görünmez, sebep dünyasına odaklamalarını öğretmeye çalıştılar. Ancak herkes iç benliğinde, dine yönelik acil bir gereksinme duygusu barındırmadığı için, yalnızca sınırlı sayıda insan, ruhsal bilgeliğe çok çabuk bir şekilde ulaşabilir. Büyük bir çoğunluk için ise, ruhsal (manevi anlamdaki) gelişim oldukça yavaş gelişen bir olgudur. Bugün tüm dünyaya yayılmış bir dinler ağı var olmasına rağmen, insanların ruhsal seviyelerinin, eski zamanlarda yaşayanlardan çok daha iyi bir durumdadır denemez olması bu gerçeği doğrulamaktadır.

Ama öte yandan, fiziksel dünya gerçekleri hakkında hatırı sayılır bilgilere ulaşmamızı sağlayan bilim olayına, hemen herkes az ya da çok oranda aşinadır. Bilim, günlük kullanımdaki konulara çözümler ürettiği için, hemen herkes, bu konuya yönelik bilgilere sahip olmaya çok daha heveslidir. O nedenle de, insanlığın fizik dünyaya yönelik bilgilerindeki artış hem daha hızlı hem de bir anda geniş kitlelere yönelik olarak gelişebilmektedir.

İnanç olayı ile ilintili konular, soyut ve aşkın olan sebep dünyasına ait, ama bilimsel araştırmalar, somut, sonuç dünyasının maddi konularına yönelik oldukları için, din ve bilim, bugüne kadar, teorik anlamda, uzlaşmaz bir görünüm sergilediler. Bunun yanısıra, evren üzerinde hatırı sayılır bir egemenlik oluşturmuş olan Şeytan, insanlara dünyadaki yaşamları aracılığı ile saldırıp, onları yozlaştırırken, dinler, insanlara bu dünya gerçeklerini reddetmeyi öğütlediler. Bu yönü ile de, dinlerin, dünyadaki yaşamı daha geliştirmeye çalışan bilim ile kolayca uyum sağlayabilmesi zor oldu.

Biliyoruz ki, başlangıçta, Tanrı, insanlara içsel benliklerini yerleştirmeden önce dışsal fiziksel bedenlerini yarattı. (Tekvin 2:7) Bir yeniden yaratma çalışması olan onarım takdiri çalışması da, dışsaldan içsele gidecek şekilde aynı yöntemi izler. Bu takdirsel bakış açısından düşünüldüğünde, din ve bilimin gelişim süreçleri içerisinde iken, ayrılık hatta çatışma içinde yer almaları açık bir gerçektir. (Hazırlık 1)

Aynı uyuşmazlığı, insanların inanç ve ekonomik yaşantıları arasında da görmekteyiz. Bilim gibi, ekonomik aktiviteler de, fiili dünya ile ilgilidirler. Dahası, ekonomik gelişme, bilimin gelişimi ile de yakından bağlantılıdır. Dolayısı ile de, Tanrı’nın takdirsel çalışması içerisinde, içsel gelişimi temel alan din tarihi ile yine Tanrı’nın takdirsel çalışmasının dışsal gelişimine yönelik olarak vücuda getirdiği ekonomi tarihi, farklı yönlerde, yine farklı gelişim hızları gösterdiler. O yüzden de, Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasındaki prensipler çerçevesinde gelişen Batı’daki tarih gelişimini kavrayabilmek için, Hıristiyanlık tarihi ile Batı’nın ekonomik gelişimini ayrı ayrı incelemek gerekir.

Din ve bilim arasındaki ilişkide olduğu gibi, din ve ekonomi arasında da, düşmüş insanların içsel ve dışsal yönlerinin onarılmasından sorumlu olmaları yönü ile benzer bir bağlantı vardır. Din ve ekonomi, din ve bilimde olduğu gibi, birbirlerinden farklı yörüngelerde gelişmiş olmakla beraber, toplum yaşamı içerisinde, birbirleri ile ilişki içerisindedirler. O yüzden de, Hıristiyanlık tarihi ile ekonomi tarihi arasında karşılıklı bazı etkiler yer alagelmiştir.

Din ve ekonomi, toplum içerisindeki yaşantımızda, politika yolu ile birbirlerini tamamlamaktadırlar. Özellikle de Batı Avrupa’da, politika, bilimdeki gelişmeleri yakından izleyen ekonomik gelişimi, takdirsel yönünün tam olarak netleştirememiş Hıristiyanlığın gidişatı ile birleştirmeye uğraşmıştır. Batı politika tarihi, din ve ekonomiyi uyum içerisinde bütünleştirecek bir yol izlenmesinde öncülük etmiştir. O nedenle de, onarım takdirinin amacının gerçekleştirilmesine doğru yön alan tarihin gelişimini doğru bir biçimde kavrayabilmek için, politika tarihinin ayrı bir şekilde incelenmesi gerekir.

Dini, politik ve ekonomik gelişimin birbirinden ayrı kulvarlarda nasıl bir gelişim izlediklerinin bir görüntüsünü verebilmek için, Batı Avrupa’daki, on yedinci yüzyılın sonlarına doğru yer almış tarihsel durumu kabaca ortaya koymakta fayda var.

Din tarihi göz önüne alındığında, bu dönem içerisinde, demokratik değerlerin Hıristiyanlık içerisinde kök salmaya başladığı görülür. Papalık otoritesi altındaki monarşik yönetimli Hıristiyanlık, 1517’deki Protestan Reform hareketi ile birlikte parçalara ayrılmaya başladı. Orta Çağ Avrupasında, inanç yaşamları, papalık hiyerarşisinin etkisi altında olan insanlar da, giderek Kutsal Kitap’ı kendi anlayışları ve sağduyuları ile algılayabilecekleri bir inanç yaşamına sahip olma özgürlüğüne kavuştular. Bu dönem içerisindeki politik anlayışa gelince, mutlak monarşi en parlak devrini yaşamakta, ekonomik anlamda ise, Avrupa’nın halen pek çok bölümünde sürmekte olan ve malikane sistemini temel alan feodal yapı devam etmekte idi. Dolayısı ile, aynı Avrupa toplumu, din yaşamı açısından daha demokratikleşirken, politika yaşamı açısından monarşik, ekonomi yaşamı açısından ise feodal kalmaya devam etmekte idi.

Bu arada, Eski Ahit’in büyük bir bölümü süresince tarihin neden, bu şekilde farklı rotalarda gelişim çizgisi göstermediğine açıklık kazandırmakta fayda var. Eski İsrail’de, bilimin gelişimi, çok yavaş idi. O yüzden de, ekonomik yaşam gelişmediği gibi halk da belli konularda ihtisas sahibi değildi. Halk, dinin, günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olduğu bir sosyal sistem içerisinde oldukça basit bir yaşam sürdürmekte idi. Efendi-kul ilişkisi ve de Musa Yasalarının mutlak yaptırımcılığı altında, halk, gerek politik gerekse din konularında, kendilerini yönetenlere mutlak bir bağımlılık içerisindeydi. Bu nedenlerden ötürü o çağ içerisinde, din, politika ve ekonomi birbirlerinden ayrı biçimde gelişmediler.

7.2.3 Klan toplumu

Şimdi de, tarihin, Yeni Ahit Dönemi içerisinde, din, politika ve ekonomi açılarından ne şekilde geliştiğini inceleyelim.

Asal aklın, Tanrı’nın, onarım takdiri çalışmasına karşılık verebilme yönündeki eğiliminin, genelde, Şeytan’a merkezli bir toplum bünyesinde, ayrılıkları gündeme getirmesi doğaldır. Bu yöndeki süreç içerisinde, Tanrı’nın İradesi’ni izlemede ısrarlı olanlar, toplumun geri kalanı tarafından dışlandıklarında, kendileri ile aynı konumda olanlarla birleşerek Tanrı tarafında yer alacak klan toplumları oluştururlar. İlk Hıristiyan klan toplumu da aynı yöntemi izlemiştir. İsa’nın çarmıha gerilişi ile birlikte, Yahudi toplumu, takdirsel anlamda Şeytan safına geçtiğinden, onarım çalışmasının, o toplum bünyesinde yürütülebileceği zeminler yitirilmiş olduğu için, Tanrı, bu toplumu parçalara ayırarak, içlerinden sıyrılan gerçek, sadık inananlar merkezinde, yeni bir, Hıristiyan klan toplumu oluşturma yoluna gitti.

Eski Ahit Dönemi’nde, Yakup’un on iki oğlunun, yetmiş akrabalarını yönlendirerek, İsrail klan toplumunu, onarım takdirinin merkezinde yer alacak şekilde oluşturmaları gibi, Yeni Ahit Dönemi’nde de, İsa’nın on iki öğrencisi, İsa’nın sadık yetmiş izleyenini biraraya toplayarak, Tanrı’nın yeni takdirsel çalışmasını başlatacak Hıristiyan klan topluluğunu oluşturdular. Bu Hıristiyan klan toplumu, ya çok az gelişmiş ya da hiç gelişmemiş politik ve ekonomik sisteme sahip küçük toplum birimlerinden oluşmakta olduğu için bu dönem içerisinde din, politika ve ekonomi, birbirlerinden bağımsız gelişme gösteremediler.

Hıristiyan klan toplumu, çok zorlu baskı ve dışlanmalara rağmen, Roma İmparatorluğu bünyesinde, Akdeniz etrafında, Hıristiyan bir kavim toplumu olmaya doğru aşamalı bir biçimde gelişimini sürdürdü. Batı Roma İmparatorluğu ise dördüncü yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere büyük kitleler halinde gelen göç kitlelerinin etkisine dayanamayarak, M.S. 476 yılında sonuna ulaştı. Bu tarihten sonra, Hıristiyan toplumu, bu topraklara gelip yerleşen Germen kökenli halkların da bu yeni inanç sistemini benimsemeleri ile birlikte büyük ölçüde genişledi.

7.2.4 Feodal toplum

Tarihin gelişimi ile birlikte, klan toplumlar, feodal toplumlara dönüştüler. İlk feodal toplum, Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne yakın dönemde, imparatorluk otoritesi zayıflayıp, kaotik ortam gündeme geldiğinde ortaya çıktı. Böylesi bir karmaşa ortamı içerisinde de, din, politika ve ekonominin, giderek birbirlerinden bağımsız hale gelip, her birinin değişik yollar alacağı zeminler oluşmuş oldu. Bu feodal yapılanmanın oluştuğu ilk zamanlarda, özellikle de, Hıristiyanlığa yeni geçiş yapmış Germen kavimleri bünyesinde, özgür köylüler ve savaşçılar, yerel prensler tarafından yönetilmekte idiler.

Politik güç, hiç bir milli otorite söz konusu olmadığı için, her biri kendi toprak bütünlüğünde hüküm süren lordlar arasında paylaşılmış durumdaydı. Avrupa’daki bu toplum yapısı, zaman içerisinde, her seviyede, ekonomik anlamda kendi kendine yeten bir malikane sistemi içerisinde, değişik rütbelerdeki lordlar ve şövalyeleri gibi efendi-hizmetkar ilişkisini baz alan bir politik sisteme doğru gelişti. Şarlmayn Hanedanlığı’nın (Büyük Germen İmparatorluğu) düşüşünden sonra, iyice rayına oturan feodal sistem, Avrupa’nın her tarafında uygulanmaya başlandı. Toprak, her biri farklı bir feodal lord (derebeyi) tarafından yönetilen çok sayıda mülkiyet alanı arasında bölüşüldü. Bu lordlar, kendi mülkiyet alanları içerisinde yer alan yaşamın her yönünden sorumlu idiler ve de yargı-karar otoritesini de ellerinde bulundurmakta idiler.

Çiftçiler, askeri güvenliklerinin sağlanması karşılığında çoğu zaman, sahip oldukları toprakları lordlara ya da manastırlara vermekte, toprakları da kendilerine zeamet olarak geri verilmekte idi. Lordlar kendilerine, özel askerler olarak üst düzeyde hizmet etmiş şövalyelerine, işleyebilecekleri toprak mülkiyetlerini de bağışlayabilmekte idiler. Ancak, alt seviyedeki bir şövalyenin işleyebileceği bir tek toprak alanı olurken, her bir kral ya da lord, zeamet olarak tebaası arasında bölüştürdüğü yüzlerce bazen binlerce böyle mülklere sahip bulunmakta idi. Krallar ise sınırlı otoriteleri ile, büyük çaplı feodal lordlardan öte bir anlam taşımamakta idiler.

Bölgesel kilise yönetimi dönemi süresince, Avrupa’daki dini yaşam, feodalizmin ilk zamanlardaki politik ve ekonomik çizgisi ile başa baş geliştiği için, feodal Hıristiyanlık diye de değerlendirilebilir. Patrikler, başepiskoposlar ve piskoposların konumu, büyük, orta ve küçük çaplı lordların konumlarına paraleldi. Kralın, en büyük feodal derebeylerinden birisi oluşu gibi, papa da, beş büyük patrikten birisi idi. Roma Katolik kilisesi içerisindeki politik yapılanma, çok sıkı bir efendi-kul hiyerarşik ilişki temeli üzerine kurulu idi. Bir piskopos veya rahip, seküler arenadaki feodal derebeylerinkine benzer sosyal statü ve gücün tadını çıkarmakta idi. Ruhban kesimi, gerektiğinde, sahibi bulunduğu mülkiyet alanları ve tebaası içinden bile ordu oluşturacak kadar, lordlarla aynı güç merkezlerine sahipti.

Ekonomik yaşam açısından ise, bu dönem, eski Roma’daki kölelik sisteminden, büyük toprak ağalığı (lordluk) sistemine geçiş ile başladı. Bu dönem içerisinde, toprak bütünlüğünün belli bir bölümü, bağımsız köylüler tarafından sahiplenilmiş durumdaydı. Toprak ayrıcalığı açısından, bu dönem içerisindeki insanların statüsü, dört kategoride toparlanabilir: asiller, bağımsız köylüler, toprağa bağlı köylüler (serfler, belli bir toprak birimi el değiştirdiğinde o toprakla beraber çalışma gücü de satın alınan insanlar) ve köleler.

Tanrı, bu aşamalar çerçevesinde, Batı Roma İmparatorluğu’nun külleri üzerinde, takdirsel çalışmasını yürütmek üzere seçtiği yeni Hıristiyanlaştırılan Germen halkları bünyesinden feodal bir toplum geliştirdi. Küçük küçük birimleri, din, politika ve ekonomik yaşam alanlarında, tanrısal egemenlik altında güçlendirecek şekilde biraraya getirmekle, Tanrı, tanrısal bir krallığın oluşabileceği zemin çalışmasını oluşturmayı amaçladı.

7.2.5 Monarşik toplum ve emperyalizm

Tarihin gelişimi ile birlikte, feodal toplum yapısı da, monarşik bir toplum oluşturmaya yöneldi. Şimdi politik anlamda, Avrupa monarşik toplumunun nasıl oluştuğuna bir göz atalım.

Germen halkları tarafından, Batı Avrupa’da kurulmuş bulunan Frankların Krallığı’nın dışındaki diğer krallıkların ömürleri hep kısa süreli oldu. Merovingian hanedanının Frank asıllı kralları, Hıristiyanlığı kabul ederek, Batı Avrupa’da bir Germen-Roma dünyası oluşturacak şekilde Roma kültür mirasını özümsediler. Merovenj kralları güç kaybettikten sonra, Frankları fiilen yönetmeye başlayan kişi Charles Martel oldu. Martel, güneybatıdan saldıran Emevileri saf dışı bırakarak, krallığının sınırlarını genişletti. Böylece Şarlmayn’ın da babası olan oğlu Pepin The Short, Büyük Germen İmparatorluğu’nun ilk hükümdarı oldu. Şarlmayn, Aziz Augustin’in Hıristiyan krallığı hakkındaki vizyonunu gerçekten de gönülden destekledi ve bunu, yönetimi altındaki yerlerde rehber bir prensip olarak uygulamak için çaba harcadı. Bu çerçevede, Şarlmayn imparatorluğu, batı ve orta Avrupa’yı birleştirerek, daha önce yoğun göçler nedeni ile büyük bir karmaşa içerisinde bulunan topraklara belli bir dengelilik getirdi.

Din alanına gelince, feodalistik Hıristiyanlığı izleyen ve milliyet sınırlarını aşan bir ruhsal egemenlik olarak monarşik Hıristiyanlık, papalığın belirlediği kurallar çerçevesinde ve Mesih’e hazırlık ruhsal temeli üzerinde tesis edilmiş bir kurum oldu. M.S. 800 yılında Papa 3. Leo’nun Şarlmayn’a imparator olarak taç giydirip, Kilise’nin kutsamasını vermesi, Tanrı’nın onarım takdirinin bakış açısından, papanın, takdir çalışmasının merkezi sorumluluğunu Şarlmayn’a aktarması anlamına gelmekte idi. Böylece, papalığın sorumluluğu altındaki ruhsal egemenlik ile Şarlmayn’ın yönetimi altındaki Frank Krallığı birleşerek Hıristiyan imparatorluğunu oluşturdular.

Hıristiyan imparatorluğu dönemi, Eski Ahit Çağı’ndaki İsrail’in birleşik krallığı dönemine paralel idi. Her iki dönemde de, monarşik toplum, daha büyük bir egemenliği, toplum ve toprağı Tanrı tarafına katmak amacı ile, feodal toplum yapısını izledi. Daha önce papanın, yeryüzünde bir tanrısal egemenlik sisteminin oluşmasına hazırlık amacı ile başmelek pozisyonu içerisinde, Kilise’yi yönetmek sorumluluğuna sahip olduğuna değindik. Ancak, taç giydirip, Tanrı’nın kutsamasını ona aktardıktan sonra, papanın, imparatora bu kez Kabil pozisyonunda hizmet etmesi söz konusu idi. (Paraleller 4) İmparator da buna karşılık, papalığın öğretilerini ön planda tutarak, Mesih’i karşılayabilecek bir egemenlik sisteminin oluşturulması için gerekli politik çalışmayı yapmaktan sorumlu olacaktı. Eğer bu iki birim (papa ve imparator) Hıristiyan imparatorluğunu, Tanrı’nın İradesi ile mutlak uyum içerisinde olacak şekilde tesis etmeyi başarsalar idi, söz konusu bu dönem, insanlık tarihinde Mesih’in gelebileceği Son Günler olabilecek, gerçeğin yeni boyutunun insanlığa ulaştırılması ile birlikte de, din ve bilimin sorunları entegre bir insan çabası içerisinde çözüme kavuşacaktı. Böylece bu temel üzerinde din, politika ve ekonomi de, Tanrı’nın idealine uygun bir biçimde birleşik bir yönde ilerleyebilecekti. Böylece Mesih’in İkinci Gelişi için gerekli temel de hazırlanmış olacaktı.

Dahası, Hıristiyan imparatorluğunun işlevini yerine getirmesi ile birlikte, feodalizm de son bulmuş olacaktı. Ancak gerek papaların gerekse de kralların Tanrı’nın İradesi’nden sapmaları sonucunda, Şarlmayn’ın, kuruluş idealini gerçekleştirmek de imkansız bir hale geldi. Bu durum sonrasında, feodal toplum sistemi bölünüp, parçalanacağına, gelecek yüzyıllara varılıncaya dek, giderek daha bir yerleşiklik kazandı. Din, politika ve ekonomi ise, ruhsal egemenlikten sorumlu papalığın, yeryüzü egemenliğini yürüten krallarla sık sık çatışmalar yaşayacakları şekilde ayrı ayrı kaldılar.

Dolayısı ile Hıristiyan imparatorluğu, Mesih’in gelebileceği birleşik bir krallığı oluşturmada başarılı olamadı. Şarlmayn, imparatorluğunu, daha önceki feodal toplum yapısı, daha güçlü bir monarşik sisteme geçiş yapmaya hazır olduğunda kurmuş idi. Ancak Şarlmayn, bunu gerçekleştirirken, feodal lordların yetki güçlerini tam olarak kontrol edemediği için, feodal sistem giderek daha da güçlendi ve sonuçta Kutsal Roma İmparatoru da diğer büyük feodal lordlardan farkı olmayan bir konuma düştü. Bu sistem, on yedinci yüzyılda, Avrupa’da mutlak monarşi sisteminin yükselişine dek öylece devam etti.

Bu dönemde, feodalizmin çöküşü ile birlikte, derebeylerinin merkeziyetlerini yitirmiş güçleri de, geniş millet-devletlerin krallarının ellerine geçti. Ve krallar, kralların ilahi hakkı doktrinine sığınarak mutlak güç hakkını sahiplendiler. Bu çerçevedeki mutlak monarşiler, gelişimlerini, 1789 yılındaki Fransız devrimine kadar sürdürdüler.

Din tarihi alanında, Hıristiyanlığın papalık tarafından yönlendirildiği ve monarşik bir yapıya sahip olduğu dönemde yer alan eğilimler nelerdi? Papalar Tanrı’nın İradesi’nden uzaklaşarak iyice dünyevileştikleri için ruhsal bir düşüş sürecine de girdiler. Haçlı seferleri sırasında ardarda alınan yenilgiler ile, papalık otoritesini iyiden iyiye yitirdi. Papalık kurumu, Avinyon sürgünü ile birlikte de, hem gücünden hem saygınlığından oldu. 1517 yılına gelindiğinde, Protestan Reform Hareketinin de etkisi ile Hıristiyanlık artık, üniter bir ruhsal monarşi kimliğini yitirmiş bulunmakta idi.

Ekonomik yaşamın gelişimine göz attığımızda, feodal ekonomik düzenlemelerin, politik feodalizmin, mutlak monarşi ile yer değiştirmesinden sonra bile devam ettiğini görürüz. Kapitalizm ise, büyük üretici ve tüccarların krallarla güç birliği yaparak zorlayıcı feodal sisteme karşı savaş verdikleri şehir ve diğer büyük yerleşim merkezlerinde gelişmekte idi. Bağımsız çiftçilerin, derebeylerinin yönetimlerine karşı koyabilmek için, kraldan yardım istedikleri kırsal kesim çevresinde ise yeni tarım düzenlemeleri yapılmakta idi. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen, bu ekonomik gelişmelerin hiç biri, Fransız devrimine dek etkisini sürdürecek olan feodalizmi tam anlamı ile yerinden oynatacak gücü açığa çıkarmada yeterli olamadı.

Ekonomi tarihinin gelişimi içerisinde, kolonilerle yayılma süreci ile başa baş giden kapitalizm, feodalizmi izledi. Mutlak monarşinin amacının, politik egemenliğin bütünlüğü esasına dayanması gibi, finans ve kapitalin tekelleştirilmesi de, güç sahibi kapitalistlerin amacı idi. Kapitalizm, on yedinci yüzyılda mutlak monarşi ile aynı zamanlarda yükselişe geçti ve Endüstri Devrimi’nden sonra iyiden iyiye yerleşiklik kazandı. Kapitalizmin takdirsel plan içerisindeki rolü, kapitalin toplanmasını geliştirmek ve ekonomik hareketliliği, artık feodalizmin çatısı altında sürdürülemeyecek bir çerçeveye taşıyarak, merkezileştirmek idi. Bu durum ise, emperyalizm için çok daha uygun düşecek bir gerekçe idi. Bu dönem içerisinde yer alan, koloniler kanalı ile yayılmacılığı amaçlayan emperyalist yaklaşımın takdirsel plan içerisindeki amacı ise, dünya genelinde bir ekonomik, politik ve dini temelin oluşturulması idi.

Kuşkusuz burada söz konusu edilen, Tanrı’nın onarım takdiri çalışması bu dönemde Batı Avrupa’yı merkez aldığı için, yalnızca Avrupa emperyalizmidir.

Batı Avrupa’daki devletlerin, tüm dünyada koloni oluşturma hevesleri, onların 1.Dünya Savaşı’na dek kapışmalarına da zemin hazırladı. Bu hareketlilik, tüm dünyanın, Batı Avrupa kültürüne entegre olabilmesi için gerekli temelleri de oluşturdu.

7.2.6 Demokrasi ve sosyalizm

Monarşik yönetimler çağı, zaman içerisinde, demokrasi yönetiminin esas alınacağı döneme ulaşılmasında aracı oldu. Hatırlanacak olursa, takdirsel anlamda, monarşik toplumların amacı, Mesih’e ve Onun Egemenliğine destek olacak bir krallığı oluşturmak idi. Ancak bu ilahi planın Hıristiyan imparatorluğu döneminde gerçekleşmemesinin hemen ardından Tanrı yeni takdirsel planını uygulamaya koydu. Ve var olan sistemin zaman içinde parçalanmasına imkan sağlayacak ve Mesih geldiğinde onun kabullenebilmesi için uygun zeminleri barındıracak egemen bir millet oluşturma amacı ile demokrasilerin ortaya çıkmalarını sağlayacak bir süreci başlattı.

Demokrasi, halkın egemenliği kuralını esas alan bir yönetim sistemidir ve halkın, yine halktan kişileri kendi inisiyatifi ile işbaşına getirmesi prensipini esas alır. Demokrasinin ortaya çıkış amacı, Tanrı’nın İradesi’ne ters düşen monarşi sisteminin politik tekelini ortadan kaldırıp, onun yerine, Mesih’i Krallar kralı olarak karşılayıp, destek olacak ve böylece onarım takdirinin amacını tamamlayacak yeni bir politik sistemin oluşturulması idi.

Peki bu amaç, demokrasi tarafından ne şekilde yerine getirilmek durumundaydı? Tarihin akışı içerisinde, insanlığın ruhsallığı da, onarım takdiri çalışması süresince oluşturulan temellerle bir öncekinden daha bir üst seviyeye geçilmesi ile birlikte, aydınlanmış oldu. İnsanların asal akılları, niye öyle olduğunu kişilerin kendileri her zaman anlayamıyor olsa bile, bu takdirsel gelişime olumlu karşılık verir ve de inanç olgusunu gözetir durumdadır. Nihai anlamda, insanlar, Tanrı’nın en yüksek ruhsal anlayışa sahip bir din olarak çıkış verdiği Hıristiyanlık prensiplerinde birleşeceklerdir. O nedenle de, bugünün dünyası, Hıristiyan ideallerini baz alan tek bir uygarlık birimi oluşturmaya doğru yol almaktadır.

Gerçekte insanlığın onarım tarihi olan tarihin sonuna yaklaştığımız içinde yaşadığımız bu çağda, insanların iradeleri de, Hıristiyan değerlerine doğru yönelmektedir. İnsanların iradelerini esas alan bir sistem olarak demokratik yönetimler de aşamalı olarak, Hıristiyan ruhunu daha bir benimser olacaklardır. Böylece, Mesih, bu ruhun iyice özümsendiği olgunlaşmış demokratik yönetimler altındaki toplumlara geldiğinde, halkın tam desteği ile, Tanrı’nın egemenliğinin yeryüzünde tesisi de daha kolay olacak ve bu ortak paydalar üzerinde yeryüzünde Göklerin Krallığı oluşturulacaktır. Demokrasi, işte bu bağlamda, Tanrı’nın, onarım takdiri çalışmasının son aşamasında insanların özgür iradeleri ile, dönecek olan Mesih’in yönetimi altında kutsal bir egemenlik oluşturabilmeleri adına şeytani güç tekellerini yok etmek üzere gündeme gelmiştir. On yedi ve on sekizinci yüzyıllarda, mutlak monarşi anlayışına karşı oluşan demokratik hareketler, İngiltere, Amerika ve Fransa’daki devrim hareketlerinin oluşumuna da zemin hazırladılar. Bu devrimler, monarşik toplumları yıkarak bugünün demokratik toplumlarının ortaya çıkmasında etken oldular.

Demokrasinin, İbrani düşüncesi ve Helenizmin takdirsel trendlerine göre almış olduğu değişik formları bir sonraki konu içerisinde ele alacağız. (Hazırlık 3.1-3.2)

Tarihin din alanındaki gelişimi, monarşik Hıristiyanlığın 1517’deki Protestan reform hareketi ile parçalanmasından sonra, demokratik Hıristiyanlık sürecine yöneldi. Reformlaşma hareketi ile birlikte, Hıristiyanlık bünyesindeki demokratik güçler, ruhsal egemenlik anlayışını, o güne dek mutlak ve tek otorite olarak kabul edilen papalığın tekelinden ayırdılar.

Tanrı’nın asal arzusu, Hıristiyan imparatorluğunun, monarşik papalık Hıristiyanlığı ile birleşerek, Mesih’in gelebileceği bir egemenlik sisteminin hazırlanması idi. Ancak papalar, sorumluluklarını yerine getirmede başarısız olunca, üzerinde tüm otoriteye sahip oldukları monarşiye dayalı Hıristiyanlığın da parçalanması gerekti. Politik demokrasinin, seküler monarşinin mutlakiyetçi egemenliğine son verişi gibi, bu da, demokratik Hıristiyanlığa düşen bir misyon oldu. Dolayısı ile, Protestan Reform hareketi sonrasında, insanların Tanrı’yı, kendi özgür iradeleri ile ve de Kutsal Kitapları hiçbir ruhban kesiminin aracılığı olmaksızın bizzat kendilerinin okuyup, yorumlayarak arayıp, bulabilecekleri yol da açılmış oldu. İnsanlar, inanç yaşamlarını yönlendirmede başkalarının otoritelerine bağlı kalmayıp, inanç yollarını kendilerinin belirleyebileceği özgürlüğe sahip kılındılar.

Böylece insanların, Mesih’i İkinci Gelişi’nde, hangi şekilde gelecek olursa olsun, özgürce arayıp, bulabilmelerine imkan sağlayacak sosyal çevre, demokratik Hıristiyanlık aracılığı ile oluşturuldu.

Aynı şekilde, ekonomi tarihinin gelişimi ile birlikte de, emperyalizm yaklaşımını gölgede bırakarak ekonominin demokratik bir formunu teşvik eden sosyalist düşünceler ortaya çıktılar. Kimi tarihçiler 1.Dünya Savaşı’nı, emperyalist ülkelerin, koloniler üzerindeki haklarını koruma savaşı gibi değerlendirseler de, gerçekte, savaşın bitiminin hemen ertesinden başlamak üzere, kolonileşme düşüncelerine karşı çıkmaya başlayan demokratik bir ruh anlayış ön plana çıkmaya başladı. 2. Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde ise, büyük güçler, sahip oldukları koloniler üzerindeki haklarından birer birer feragat ederek, kontrolleri altındaki milletleri özgür bırakmaya başladılar. Emperyalizmin çöküşü ile birlikte de, kapitalist ekonomi çağı, sosyalist nitelikli bir ekonomi çağına geçiş yapmaya başladı.

Komünizm ile zirvesine ulaşan şeytani güç tarafının, sosyalizmi geliştirmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Bu, Şeytan’ın, Tanrı’nın gerçekleştireceklerinden daima bir adım öncesinde hareket ederek, ilahi planı sarsacak bir bozucu takliti gündeme getirmesi politikasına dayanmakta idi. Tanrı’nın planı da, şekil ve içerik olarak komünizmin tesis etmiş olduğu devlet sosyalizminden tamamen farklı olsa da, belli bir sosyalistik ekonominin geliştirilmesi yönünde idi.

Tanrı’nın yaradılış idealine göre, Tanrı, her bir birey için aynı asal değeri ihsan etmiştir. Ebeveynlerin, çocuklarının tümünü, aralarında ayırım gözetmeksizin eşit oranda sevmeleri gibi, Tanrı da, çocukları pozisyonundaki biz insanlar için, zevk alacakları yaşanır şartları eşit bir şekilde sağlamak ister. İdeal bir toplum yapısı içinde, üretim, dağıtım ve tüketim arasında, insan bedenindeki sindirim, dolaşım ve metabolizmanın fonksiyonları arasında bulunan aynı organik ilişkiler yer alır. Dolayısı ile, kamu yararının tersine olacak ne fazla üretime dayalı yıkıcı rekabetler, ne de fazla birikime ve tüketime yol açacak adaletsiz dağıtım olmamalı, yalnızca gerekli ve faydalı şeylerin üretimine yönelinerek bu şeylerin adil ve randımanlı dağıtımları ve de bütünün yararını gözetecek şekilde akla uygun bir tüketim söz konusu olmalıdır. Karaciğerin, insan vücudu için gerekli elementleri gerektiğinde sağlayan bir depo oluşu gibi, kapitalin belli bir miktarının da yedekte, tüm ekonominin düzgün bir şekilde sarsılmadan yürütülebilmesi için saklanması gerekir.

İnsanlar, ideal bir toplum bünyesinde yaşamak üzere yaratıldıkları için, özgürlük ve demokrasi için uğraş verirlerken sosyalist bir ideal arayışına girmeleri ve asal tabiatlarının derinliklerine yönelmeleri kaçınılmazdır. Bu arayış, özellikle de, bu idealin gerçekleştirilebileceği takdirsel tarihin son aşamasına gelindiğinde daha da yoğunlaşır. Bu yöndeki içten gelen doğal eğilim yoğunluğunu arttırdıkça, demokrasi bünyesinde insanların iradeleri ile şekillenen politikalar da o yöne doğru kaçınılmaz biçimde yöneleceklerdir. Sonuçta da, Tanrı’nın idealini barındıran sosyalist bir toplum yapısı tesis edilecektir.

İlk Hıristiyanlar, sahip oldukları şeyleri ortak bir şekilde paylaşarak bu ideali belli yönleri ile gerçeğe dönüştürür bir şekilde yaşamakta idiler. (Elçilerin İşleri 4:32-35) On altıncı yüzyıl İngilteresinde, Thomas More tarafından yazılan Ütopya ve Robert Owen’ın İngiltere’deki Endüstri Devrimi sırasındaki hümanistik sosyalizm yaklaşımlarının her biri sosyalist idealin gerçekleşmesine yönelik bir vizyonun gündeme getirilişi idiler. On dokuzuncu yüzyılın ortalarının İngilteresinde, Charles Kingsley’in, Hıristiyan sosyalizmi savunma örneğinin de verilebileceği Katolik ve Protestan sosyalist hareketleri de bu vizyonu paylaşanlar arasında yer almakta idiler. Onların sosyalizme bu eğilimleri, yaradılış idealinin tamamlanmasını arzu eden asal aklın doğal dürtüsünden kaynaklanmakta idi.

7.2.7 Komünizme karşı koymada, dayanışma, karşılıklı verimlilik idealleri ve evrensel çerçevede paylaşılan değerler

Tanrı’nın onarım takdiri içerisinde, ulaşılan çağın getirmiş olduğu nimetler, Şeytan’ın insan hayatları üzerindeki sahiplenmesinden ötürü ifade edilemeyen insanın asal tabiatının gelişimini de hızlandırdı. Yüreklerinin derinliklerindeki güdüye bir karşılık vermek için, her kesimden insan, yaradılış idealinin tamamlandığı yer olan Tanrı’nın tasarladığı ideal dünya idealine bir an önce ulaşmak için çaba sarfetti. Kutsallık ile uyum içinde olan bir sosyalist toplum arayışı içerisinde, asal akılları, insanları, birbirleri ile dayanışma , karşılıklı verimlilik ve evrensel anlamda paylaşılan değerler ideallerine yöneltti. Bu ideallerin gerçeğe dönüştürülebileceği yegane dünya ise, gelecek olan Mesih’in rehberliği altında oluşturulacak olan yeryüzündeki Göklerin Krallığı’ndan (Kutsallığın Egemenliği) başkası değildir.

Şeytan, Tanrı’nın takdirsel çalışmasını hep bir adım önceden taklit ettiği için, şeytani taraf, diyalektik ve tarihsel materyalizm teorilerini baz alan “bilimsel sosyalizm” düşüncesini savunageldi. Tarihsel materyalizm, insanlık tarihinin, ilkel kollektif bir toplum olarak başlayıp, ideal bir komünist toplum oluşturulması ile de tamamlanacağını iddia eder.

Bu teori, tarihsel gelişimin ardındaki temel nedenin ne olduğunu hiç göz önüne almaması yönü ile bile yalnız, temelden yanlıştır. Tanrı, insanları yarattıktan sonra, onlara, Göklerin Krallığı’nı gerçekleştireceği sözünü verdi. Ancak, Şeytan, insanlarla, Tanrı’dan önce bir akrabalık ilişkisi kurduğu için, Tanrı’nın da, Kendisinin yeryüzünde gerçekleştirmek arzusunda olduğu ideal toplumun çarpık bir taklitinin, düşmüş insanlar aracılığı ile prensip dışı bir dünyada gerçekleştirilmesine seyirci kalmaktan başka yapacak bir şeyi kalmamakta idi. İşte komünist dünyası, Şeytan tarafından oluşturulan bu prensip dışı dünya oldu.

Mutlak monarşiyi parçalayıp, egemenlik hakkını halka geçirmek için iki tip demokrasi gündeme geldi. Aynı şekilde, birbirine bağımlılık, karşılıklı refah ve evrensel anlamda paylaşılan değerler ideallerini ileri taşıyacak hareketler Tanrı safında ortaya çıkarken, komünizm, toplumun refahının sağlanmasını, belli bir ayrıcalıklı kesimin ellerine bırakan ekonomik sistemleri yıkmak üzere, Şeytan safında yerini aldı. Bu hareketlerin her biri de, gelirin insanlar arasında en eşit şekilde paylaştırılabileceği bir sistemin oluşturulması için gündeme geldiler. Her iki taraftaki sosyalizm hareketlerinin arayışı, takdirsel çerçevede, yine gerçek bir demokratik ekonomik sistemi temel alan bir toplum yapısının oluşturulmasına yönelik oldu.

Daha önce, onarım takdiri çalışmasınca yön verilen Batı Avrupa tarihinde, dinin, politikanın ve ekonominin üç yönünün, her biri kendi gelişim süreçleri içerisinde gelişerekten birbirlerinden bağımsız bir şekilde yol aldıklarına değindik. Bu üç birim, takdirsel tarihin sonuna gelinen bir noktada, Mesih’in İkinci Gelişi için gerekli temeli oluşturmak üzere nasıl biraraya gelebilirler?

Birbirinden ayrı bu gelişmenin temel nedeni, insanlığın, fiziksel ve ruhsal bilgisizliğini alt edebilmesi için gündeme gelen din ve bilimin kopukluğu ve uzlaşmazlığı idi. Bu anlamda, dinin, politikanın ve ekonominin yollarının yeniden birleşerek, Tanrı’nın idealini gerçekleştirebilmesi için, din ve bilimi tamamen bağdaştıracak gerçeğin yeni bir ifadesinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu gerçek temelinde oluşacak inanç birimi, tüm insanlığı, Tanrı ile kalpsel anlamda bir bütün oluşturacağı noktaya taşıyacaktır. Bu inanç standardına sahip kapasitedeki insanlar kanalı ile de, ilahi ideal ile uyum içerisinde bir ekonomi tesis edilebilecektir. Tüm bunlar, yaradılış idealini gerçekleştirebilecek yeni bir politik düzenin oluşması için gerekli temeller olacaklardır. Böylece oluşturulacak bu sistem, birbirine bağımlı, karşılıklı refah ve evrensel anlamda paylaşılan değerler üzerine kurulu mesih temelli bir tanrısal krallık (gerçek sevgi egemenliği) olacaktır.