Prensip çalışması ve uygulaması
Yer imlerim

Henüz yer iminiz yok.

Konu 3. Politika, Ekonomi ve İdeolojinin Olgunlaşma Dönemleri (1789-1918)

Bir önceki dönemin dini ve felsefi çatışmaları, Kabil ve Habil nitelikli yaşam görüşleri şeklinde ortaya çıktılar. Politikanın, ekonominin ve ideolojinin olgunlaşma süreçleri olan bu yeni dönemin başlangıcında, her iki yaşam görüşü de, her biri kendi yolundan gidecek şekilde olgunlaştılar. Bu iki yaşam görüşü bir yandan kendi felsefik temelleri içerisinde olgunlaşırlarken farklı sosyal yapılara sahip iki değişik formlu toplum yapısına da çıkış verdiler: Kabil nitelikli toplum, Habil nitelikli toplum. Aynı zaman sürecinde, politika, ekonomi ve ideoloji (din ve felsefenin alanı) de, ideal dünyaya ulaşmanın hemen öncesindeki geçiş aşamasına doğru geliştiler. Bu dönem, Fransız Devrimi’nden başlayıp, Endüstri Devrimi’nden aşarak Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek sürdü.

3.1 Demokrasi

Tarihin gelişimi çerçevesinde daha önce ele aldığımız demokrasi tartışması, demokrasinin doğuşunun aciliyetine yol açan sosyal değişimler çerçevesinde sınırlı idi. Burada ise, bugünün demokrasi anlayışının ortaya çıkışında rolü olan perde gerisindeki içsel gelişmelerin, özellikle de tarihin iniş çıkışları içerisinde yükselen ideolojik dalgalanmalar sonrasında ne şekilde geliştiklerini ele alacağız.

Dokuzuncu yüzyıldaki Hıristiyan imparatorluğu döneminde, Tanrı, papalık tarafından yönetilen ruhsal krallık ile, imparator tarafından yönetilen dünyevi krallığın, mesihlik esasına dayalı bir krallığın oluşturulmasına temel olacak şekilde Hıristiyan bir monarşik toplum oluşturmak üzere birleşmelerini arzu etmekte idi. Bu, Mesih’in karşılanıp, kabullenilebilmesi için gerekli temeli de oluşturmuş olacaktı. Mesih merkezli güçlü bir krallığın oluşumu ile de böylece Avrupa’daki derebeylik sistemine o dönem içerisinde son vermek mümkün olabilecekti. Ancak olaylar bu takdirsel plan çerçevesinde gelişmedikleri için, feodalizm devam ettiği gibi, Avrupa’nın politik, dini, ekonomik tarihlerinin her biri de birbirinden bağımsız kendi ayrı gelişim çizgilerini izlediler. Derebeylerinin politik güçleri, Haçlı Seferleri ile birlikte giderek azalmaya başladı ve Rönesans ve Reform hareketleri ile birlikte de iyiden iyiye zayıflayarak, Aydınlanma dönemine gelindiğinde gücünü adamakıllı yitirdi. On yedinci yüzyıla ulaşıldığında derebeyleri artık, güçlerinin çok önemli bir bölümünü, merkezi eyalet-devletler kuran ve onları mutlak monarşi ile yönetmeye başlayan krallara kaptırmış bulunmaktaydılar. O dönem kralları, sahip oldukları bu üstün gücü, kralların ilahi hakkı doktrinini esas alarak haklı göstermeye çalıştılar.

Mutlak monarşi sisteminin ortaya çıkışının ardındaki sosyal nedenleri şu şekilde sıralamak mümkün: 1-Derebeyleri ile savaşmak için, krallarla güç birliğine giren yeni toplum sınıflarının oluşumu. 2-Ekonomik alanda, milli ekonomik çıkarları gözetecek şekilde ticareti koruyup, kontrol edecek ticari anlayışı ön planda tutan ekonomi politikalara sahip güçlü devletler ihtiyacının doğuşu. Derebeyliğin ortadan kaldırılabilmesi ve ticaret ağırlıklı bir ekonomiye sahip olabilmek için, böylesi bir eyalet-devlet güçlü temeline ihtiyaç söz konusu idi.

Mutlak monarşinin ortaya çıkıp, yerleşiklik kazanması, diğer yandan, feodal toplum yapısının monarşiye dönüşmesini isteyen takdirsel tarihin gelişimi ile de yakından bağlantılı idi. Ancak, Büyük Germen İmparatorluğu bünyesindeki papalar ve kralların o dönem içerisinde bütünleşememeleri yüzünden Tanrı’nın kendi kutsal egemenlik sistemini yerleştirme planı gerçekleşemeyince, papalık yönetimi altındaki bir sonraki feodal toplum da yozlaştı ve Şeytan’ın, oluşturulan temellerden ötürü sahiplenme hakkının doğmasına paralel olarak da, yine Şeytan safında yer alacak monarşik toplumların doğuşuna zemin hazırladı.

Şimdi gelin, onarım takdiri planı çerçevesinde, mutlak monarşiden Kabil özellikli yaşam görüşünü esas alan komünist dünyasına ve de Habil özellikli yaşam görüşünü temel alan demokratik dünyaya yönelişin ardındaki ideolojik eğilimlere bir göz atalım. Ortaçağ feodal (derebeylik) toplumu, hem eski İbrani hem de Helen ideolojilerine ters gittiği için, bu iki ideolojiden çıkış bulan Kabil ve Habil özellikli yaşam görüşlerini temel alan toplumlar da, bu sistemin (feodal sistemi) alaşağı edilmesi için (her birinin kendi gerekçeleri saklı olmak üzere), birbiri ardınca çalıştılar.

Protestan Reform Hareketini izleyen mutlak monarşiler de, benzer şekilde, demokratik Hıristiyanlık tarafından öne sürülen bir değer olan inanç özgürlüğünden halkı yoksun bıraktılar. Bu yönü ile de, mutlak monarşiler, Habil özellikli yaşam görüşünün karşısında yer aldılar. O toplum bünyesinde feodalizmden arta kalanlar, halk sınıfının gelişimini de sınırladıkları için, ateist ve materyalistlerin de savunuculuğunu yaptıkları gibi, Kabil özellikli bir yaşam görüşünün amacına da sekte vurdular. O nedenle, bu her iki yaşam görüşü de, mutlak monarşinin yıkılması için kendi çerçevelerinde mücadele verdiler. Bu mücadeleleri, sonraları komünist dünyası ile demokratik dünyaya geçit verecek Kabil ve Habil tip demokrasilere çıkış verdi.

3.1.1 Kabil nitelikli demokrasi

Kabil özellikli demokrasi, Fransız Devrimi sonrasında gündeme geldi. Fransız Devrimi sırasında Fransa, Aydınlanma döneminin etkisi altında bulunmakta idi. Aydınlanma düşünce akımının temelinde Kabil özellikli yaşam görüşü yatmakta ve bu akım da giderek ateizm ve materyalizme dönüşmekte idi. Aydınlanma düşüncesi ile farklı bir bakış açısına ulaşan Fransızlar, mutlak monarşinin eksiklik ve hatalarının da bilincine vardılar. Öte yanda toplum bünyesinde, feodal sistemden geride kalanların temizlenmesi yönünde güçlü ve yaygın bir istek de yer almakta idi. 1789’daki Fransız Devrimi’nde ilk kıvılcım, Aydınlanma akımı içerisindeki demokrasi isteyen bir grup tarafından tutuşturuldu. Bu grup, yönetici sınıfın gücünün elinden alınmasını, feodalizmin son kalıntılarının temizlenmesini ve üçüncü sınıf olarak görülen sıradan halk kesimi arasında özgürlük ve eşitlik değerlerinin tesisini gerçekleştirmeye çalıştı.

Fransız Devrimi, İnsan Hakları Beyannamesi’ni ilan ederek demokrasi görüşünü ortaya attı. Ancak tüm pozitif görünür yanlarına rağmen Fransız Devrimi’nin doğurmuş olduğu demokrasi anlayışı, Kabil özellikli bir demokrasi anlayışı idi yine de. Mutlakiyetliği yok etmiş olmakla beraber, getirmiş olduğu prensiplerle, Kabil özellikli bir yaşam görüşünü de sağlam temellere oturtmakta idi. Fransız Devrimi’nin ardındaki öncüler, Denis Diderot (1713-1784) ve Jean Le Rond D’Alembert (1717-1783) gibi ateizm ve materyalizme gönül vermiş Aydınlanma dönemi düşünürleri idi. Bunun yanısıra, bireysel özgürlük ve eşitlik yönündeki tüm yüksek ideallerine rağmen, Fransız demokrasisinin, devrim esnası ve sonrasında izlemiş olduğu yol totaliter bir yönetime eğilimli olageldi.

Kabil özellikli yaşam görüşünü benimseyenler böylece Aydınlanma’ya destek olup, Kabil özellikli bir demokrasi oluşturacak şekilde Fransız Devriminin de yer almasına önayak oldular. Bu yaklaşım, Tanrı’yı arama eğilimindeki insan ruhunun önüne tamamen set çekti. Bu yaşam görüşü, insan yaşamının yalnızca dışsal yönlerine odaklandı ve sonraları komünist dünyasını oluşturacak şekilde Almanya’da, Marksizm, Rusya’da ise Leninizm düşüncesi altında sistematize edildi.

3.1.2 Habil nitelikli demokrasi

İngiltere ve ABD’de ortaya çıkan demokrasiler, daha başlangıçlarından, Fransız Devrimi sonrası demokrasilerinden farklı oldular. İkinci gruptakiler, mutlakiyet rejimini ve derebeyliği ortadan kaldırma çabası içerisinde Kabil özellikli yaşam görüşü ile beslenmiş ateist ve materyalistler iken, Habil yaşam görüşünün ürünü olan inanç özgürlüğünü sağlama adına mutlakiyet rejimine karşı verdikleri mücadeleden başarı ile çıkmış samimi Hıristiyanlar tarafından kurulan İngiliz ve Amerikan demokrasileri, Habil nitelikli demokrasiler oldular.

Şimdi, Habil nitelikli demokrasi anlayışının İngiltere ve Amerika’da nasıl tesis edildiğini hep birlikte görelim.

İngiltere’de, 1.James (yönetimde bulunduğu süre:1603-1625) aralarından pek çoğu inanç özgürlüğüne sahip olmak için diğer Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya kaçmış bulunan Puritanlara ve diğer muhalif Hıristiyan gruplarına eziyetlerini sürdürürken, bir yandan da mutlak monarşi rejimini ve devlet kilisesini güçlendirdi. James’in oğlu 1. Charles (ybs:1625-1649), 1640’ta Ulusal Ahit (National Covenant) etrafında birleşen İskoçya’daki Presbiteryenler tarafından tepki ve isyan ile karşılandı. İngiliz Parlamentosunun temel üyelerini oluşturan Puritanlar, bunun üzerine 1642’de Oliver Cromwell başkanlığında Puritan Devrimi’ni gerçekleştirdiler. Daha sonra, 2.Charles (ybs:1660-1685), mutlak monarşi sistemi içerisinde gerekli düzenlemeleri yapıp, Anglikan kilisesini diğer tüm Hıristiyanlara karşı güçlendirdikten ve oğlu 2.James de (ybs:1685-1688) kendisini Katolik olarak ilan ettikten sonra, Protestan liderler, o dönemin Hollanda genel valisi olan damadı William of Orange’ı (ybs:1688-1702) gerekli müdahalede bulunması için davet ettiler. William, 1688 yılında, inanç özgürlüğünü ve sivil hakları savunma adına orduları ile İngiltere’ye girdi. Taç giydikten sonra, William, Parlamento tarafından kendisine sunulan ve Parlamento’nun bağımsız haklarını güvence altına alan Haklar Deklarasyonu’nu onayladı. Bu, İngiliz anayasal monarşisinin temelini oluşturdu. 1688 devrimi, kan dökülmeden gerçekleştirildiği için, Şanlı Devrim olarak tanınageldi.

Söz konusu bu İngiliz devrimlerinin ardında, vatandaşların, asiller ve de Anglikan ruhban takımına karşı politik özgürlüğe sahip olmaları yönündeki dışsal gerekçeler yer almış olsa da, daha içsel olan neden, inanç özgürlüğünün kazanılması idi.

Puritanlar bünyesinden pek çokları ve İngiltere’de eziyete uğrayan diğer muhalif Hıristiyanlar, inançlarını özgürce ifa edebilmek için Amerika kıtasına iltica ettiler ve 1776’da bağımsız bir millet oluşturarak Amerikan demokrasisini tesis ettiler.

Böylece Habil nitelikli bir yaşam görüşünden doğan Habil nitelikli bu demokrasi, başlangıcından bugünün demokratik dünyasına doğru gelişti.

3.2 Güçler ayırımının anlam ve önemi

Güçlerin, yönetimin üç birimi arasında ayırımı kavramı, Aydınlanma dönemi öncü düşünürlerinden Montesquieu (1689-1755) tarafından ortaya atıldı. Bu görüş, politik gücün, politik mutlakiyet anlayışında olduğu gibi, belli bir birey ya da kurumun tekeline bırakılmamasını savundu ve Fransız devrimi sırasındaki İnsan Hakları Deklarasyonu’nda da ilan edildi. Güçlerin ayırımı kavramı, ta başından, Tanrı’nın gerçekleştirmeye çalıştığı ideal toplumun politik yapısının bir özelliği olma durumunda idi. Ancak yine, takdirsel çalışmanın gidişatını izlediğimizde, Şeytan’ın Prensip’in uygulamaya konacak her hangi bir yönünün çarpıtılmış bir versiyonunu daima Tanrı’nın bir adım öncesinde gündeme getirdiğine tanık olageldik. Bu noktada, ideal dünyada söz konusu olması gereken politik yapıya kısaca bir göz atmakta fayda var.

Evren, daha önce gördüğümüz gibi, mükemmel insan yapısı örnek alınır şekilde gündeme getirildi. Aynı şekilde, tamamen olgunlaşmış insanlar tarafından oluşturulacak ideal dünya da, mükemmel birey bünyesinde yer alan yapı ve fonksiyonlara benzemek durumundadır. (Yaradılış 1.1, 1.2, 3.2) Tüm organları beynin sübtil komutları çerçevesinde işleyen insan bedeni ile karşılaştırıldığında, global çerçevedeki ideal bir toplumun tüm kurumlarının da, Tanrı’nın istekleri doğrultusunda işlerliği gerekir. Beynin komutlarının vücudun her tarafına omurilik merkez olmak üzere periferal sinir sistemi tarafından ulaştırılması gibi, ideal dünyada da, Tanrı’nın yönlendirmeleri, tüm topluma omuriliği simgeleyen Mesih ve periferal sinir sistemini simgeleyen Tanrı merkezli yöneticiler tarafından ulaştırılır. Omurilikten dal budak salan periferal sinir sistemi, bir ülke bünyesindeki siyasi partilere eşdeğerdir. Böylece ideal dünyada, Mesih tarafından yönlendirilecek Tanrı insanları bugünün siyasi partilerine benzer organizasyonlar oluşturacaklardır.

İnsan bedeninde, ciğerler, kalp ve mide, omurilik ve periferal sinir sistemi aracılığı ile ulaştırılan beynin emirleri doğrultusunda karşılıklı bir uyum ilişkisi içerisinde yer alırlar. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, ideal dünyadaki yönetim şeklinin üç kolu: yasama, yargı ve yürütme organları da, Mesih aracılığı ve Tanrı insanları tarafından ulaştırılacak Tanrı’nın yön gösterici sözlerini dikkate aldıklarında, birbirleri ile uyumlu ve prensipe uygun ilişkiler içerisinde yer alacaklardır. Bedenimize bağlı dört uzvumuz (kollar ve bacaklar) bireyin yararı için, nasıl beynin komutlarına uygun şekilde hareket ediyorlarsa, bu dört uzva mukabil ideal dünyadaki ekonomik kurumlar da, Tanrı’nın iradesi doğrultusunda tüm dünyanın yararı gözetilecek şekilde işler olacaklardır. Ve yine karaciğerimizin tüm bedenin ihtiyaç duyduğu besin stokuna sahip oluşu gibi de, ideal dünyada da, kamu yararı için her ihtiyaç duyulduğunda yedekte bulunacak belli bir rezerv saklı tutulacaktır.

İnsan bedeninde yer alan her bir birim, beyin ile dikey bir ilişki içerisinde yer aldığından, organlar arasında da, entegre bir organizma oluşturacak şekilde, yatay ilişkiler doğal bir biçimde oluşturulmuş olur. Aynı şekilde ideal dünyada da, insanların birbirleri ile olan yatay ilişkilerinin kökeni, Tanrı ile olan dikey ilişkilerine dayandığı için, bu düzen içerisinde yaşayan insanlar da, tüm sevinç ve kederlerini paylaşabilecekleri birbirine bağımlı tek bir entegre toplum yapısı oluşturacaklardır. Böyle bir anlayışın hakim olduğu toplumda, bir başkasına acı, üzüntü vermek, kişinin kendi kendine acı vermesi ile aynı anlama geleceğinden, bu toplum bireyleri asla suç eğilimine yönelmeyeceklerdir.

Şimdi dilerseniz gelin, Tanrı’nın onarım takdiri çalışması sürecinde, böylesi bir ideal sosyal yapıyı oluşturmak için, ne şekilde çalıştığına bir göz atalım.

Batı tarihi sürecinde, yönetimin üç organının fonksiyonlarının ve siyasi birimlerin tek bir birey olarak krala merkezlendiği bir zaman dilimi söz konusu oldu. Bu kural, kralın yürütme organına egemenken, Kilisenin de, papalık yönetimi altında, siyasi bir partininkine benzer rol üstlendiği zamanlarda kimi kez değişiklik gösterebildi. Politik sistem, asıl temel değişikliği, Fransız ve Amerikan Devrimleri sırasında, yönetim, - yasama, yargı ve yürütme- organlarına ayrıldığında ve siyasi partiler belli roller üstlendiklerinde yaşadı. Anayasal demokrasi sisteminin oluşumu ile birlikte de zaten, ideal bir politik sistemin çatısı hazırlanmış oldu.

Politik sistemler böylece, tarih içerisinde, düşmüş toplum yapısının, yapı ve fonksiyonları mükemmel birey örnek alınacak şekilde ideal bir dünyaya onarılması süreci içerisinde, çeşitlilikler gösterdi. Bugünün, yönetimin üç farklı birimi ve siyasi partilerin çokluğu ile karakterize olan demokrasileri, bir yere kadar sağlıklı bir insan bedenine benzetilebilirler. Ancak Düşüş’ten ötürü, bugünün demokrasilerini, asal niteliklerini ve işlevlerini tam bir potansiyelle yerine getiremediklerinden, daha çok da hasta ya da yaralı bir insana benzemek daha doğru olacaktır. Siyasi partiler örneğin, Tanrı’nın İradesi’nden bihaber oldukları için, beynin direktiflerini vücuda ulaştırmada yetersiz kalan sinir sistemininkine benzer bir görünüm sergilemektedirler. Anayasalar ise, Tanrı’nın Sözü ölçü alınarak yazılmadıkları için, yönetimin üç birimi de, periferal sinirler tahrip olduğu için, beynin komutlarını duyumsayamayan ve dolayısı ile beynin komutlarına gerekli karşılığı veremeyen iç organlar gibi özürlü bir biçimde işlevlerini sürdürmektedirler. Bu birimler, düzen ve uyumdan uzak bir şekilde, doğal olarak birbirleri arasında da sürekli çatışmaların acısını yaşamaktadırlar.

O nedenle, Mesih’in İkinci Gelişi, hali hazırdaki politik sistemin rahatsızlıklarına, insanların Tanrı ile olan dikey ilişkilerinin onarımına yardımcı olarak, Tanrı’nın arzuladığı şekli yansıtabilecekleri şekilde bir çözüm getirecektir. Böylece toplumdaki gerçek potansiyeller de toplum yararına olacak şekilde açığa çıkabilecektir.

3.3 Endüstri devriminin anlam ve önemi

Tanrı’nın yaradılış ideali, yalnızca, günahtan arınmış bir dünya oluşturulması ile gerçekleşemez. Tanrı, insanları, evren üzerinde egemen olabilecekleri bir şekilde kutsadı. (Tekvin 1:28) Bizler, daha zevk alacağımız yaşanılır ortamlar oluşturmak için, tabiatın saklı yasalarını ortaya çıkarıp, bilim ve teknolojide ilerlemek durumundayız. Din ve bilim bu çerçevede, Prensip merkezlilikten uzaklaşarak içsel ve dışsal anlamlarda bilgisizlik çukuruna düşmüş insanları, bu durumdan kurtarmak üzere her biri kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek üzere var olageldiler. O nedenle, bir onarım tarihi olan insanlık tarihinin Son Günleri’nde, yalnızca insanların ruhsal bilgisizliklerini tamamen ortadan kaldırabilmelerine yardımcı olacak bir gerçeğin ortaya çıkışını değil, fakat aynı zamanda fizik evrenin sırlarının çözümünde yardımcı olacak bilimin gelişimini de beklemeliyiz. (Eskatoloji 4:3) Bu ikisi birlikte, insan toplumunu, ideal dünyanın gerçekleşmesinin hemen öncesindeki aşamaya ulaştıracaktır. Olayları bu açıdan değerlendirebildiğimizde, İngiltere’de başlayan Endüstri Devrimi’nin, yaşanan ortamın ideal dünyaya uygun biçimde onarılması için, Tanrı’nın takdirsel planı çerçevesinde gündeme geldiğini görmemiz de daha kolaylaşır.

İdeal toplum bünyesindeki ekonomik yapıyı, sağlıklı bir insan bedeninin yapısına benzetmek mümkün. Bu yapı içerisinde yer alan üretim, dağıtım ve tüketim, insan bedenindeki sindirim, dolaşım ve metabolik sistemler arasındaki organik, birbirine bağımlı ilişki dinamiği içerisinde yer almalıdırlar. Bu sistem içerisinde, her iki halde de halkın yararına olmayacak, ne fazla üretimden kaynaklanan yıkıcı rekabet, ne de adil olmayan dağıtımdan kaynaklanan fazla stok ya da fazla tüketim olmamalı, yalnızca ihtiyaç duyulan ve faydalı şeylerin üretimi, halkın ihtiyaçlarına cevap verecek ölçüde malzemenin adil dağıtımı ve de bütünün yararını gözetecek şekilde uyum içerisinde sağduyulu tüketimi söz konusu olmalıdır.

Endüstri Devrimi ile birlikte gündeme gelen toptan üretim anlayışı, İngiltere’yi, kullanabileceği hammadde kaynakları ve de ürettikleri mallar için pazar oluşturacak çok sayıda koloniler edinmeye yöneltti. Bu olgunun gündeme gelişi, İncil’in de çok geniş kitlelere ulaştırılabilmesi yolunu açmış olduğundan, onarım takdirinin hem içsel hem de dışsal yönlerine belli ölçülerde katkıda bulundu.

3.4 Süper güçlerin ortaya çıkışları

Rönesans sonrasında, orta çağ Avrupasının üniter dünya görüşünün ne şekilde Kabil ve Habil nitelikli yaşam görüşlerine bölündüğünü gördük. Bunlar, iki tip politik devrime çıkış verdiler ve her ikisi de Endüstri Devrimi’nin bir sonucu olarak beslenip, güçlenen iki tip demokrasi oluşturdular. Bu iki tip demokrasi, o noktadan sonra, demokratik ve komünist dünyalarını oluşturma süreci içerisine girdiler.

Endüstri Devrimi sonrasında, bilimin hızlı gelişimi ile şahlanan endüstrileşme, piyasayı etkileyecek oranda fazla üretimin dikkat çektiği ekonomiler yarattılar. Ürettikleri mallar için hem yeni pazar sahaları, hem de fabrikalarının çalışabilmesi için ihtiyaç duydukları hammadde kaynakları bulma telaşındaki Avrupa’nın süper güçleri, bir yandan koloniler kapma yarışını sürdürürken diğer yandan da giderek daha güçlendiler. Böylece bu iki faktör -ideolojik anlamdaki iki eğilim ve bilimin ilerlemesini izleyen ekonomik gelişme süreci- dünyanın daha sonra, demokratik ve komünist dünya olarak iki politik bloğa ayrılmasına da zemin hazırladı.

3.5 Rönesans’tan bu yana din, politika ve endüstri alanlarında yer alan reformlar

Helen kültürünün canlanışı ile başlayan, Kabil nitelikli hareket, orta çağ dünyasına bir son verip, Rönesans’ın hümanizmine doğuş verdi. Bu hareket Şeytan’ın arzuladığı yönde daha ileri boyutlara geliştikçe, ideoloji akımları arasında ikinci rönesans olarak kabul edilen Aydınlanma dönemi gündeme geldi. Aydınlanma düşüncesinin Şeytani yörüngede daha ileri boyutlara doğru gelişmesi ile birlikte de, belki de üçüncü rönesans olarak kabul edilebilecek komünist ideolojinin temeli olan tarihsel materyalizm düşüncesi ortaya çıktı.

Şeytani tarafın, hep bir adım öncesinden, kendi kralları çerçevesinde Tanrı’nın takdirsel planını sahneye koyduğunu bilerekten, Tanrı’nın takdirsel çalışması bünyesinde de din, politika ve ekonomi alanlarının her birinde de üç aşamalı bir devrimin yer alması gerektiği beklentisinde olmak yanlış olmayacaktır. Gerçekten de din alanında ilk devrim, ilk rönesans sonrasında, Martin Luther’in önderliğinde yer aldı. İkinci reform hareketi ise, ikinci rönesans sonrasında, Wesley Kardeşler, Fox ve Swedenborg gibi insanlar tarafından yönlendirilen ruhsal hareket bünyesinde yer aldı. Tarihin gelişimini göz önüne aldığımızda, üçüncü rönesansı izleyecek üçüncü bir reform hareketinin gündeme gelmek durumunda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kaldı ki, bugünün Hıristiyanlığı, böyle bir reform hareketine de şiddetle ihtiyaç duymaktadır.

Politik arenada ise, değişimin (reformun) üç aşamada gerçekleştiğini söylemek mümkün. İlkinde, ortaçağ feodal toplum yapısı, ilk rönesansın ve reform hareketinin ağırlığı altında çöktü. Daha sonraki aşamada, mutlak monarşi, ikinci rönesans ve ikinci reform hareketi ile açığa çıkan güçler tarafından yok edildi. En nihayet üçüncü aşama olarak değerlendirebileceğimiz son gelişme, üçüncü rönesans sonrasındaki siyasi devrimler ile, komünist dünyanın oluşturulması oldu. Üçüncü din reformu hareketinin gelişi ile birlikte de, Tanrı safında yer alan demokratik dünyanın, ideolojik savaştan galip çıkarak, Şeytan’ın safında yer alan komünist dünyasını alt etmesine tanık olacağız. Bunun sonrasında ise, her iki dünya, merkezlerinde Tanrı yer alacak şekilde, yeryüzünde tesis edilecek Göklerin Krallığı’nda bir bütün olacak şekilde biraraya geleceklerdir.

Dini ve politik reformları izleyen ekonomik değişimler de, üç endüstriyel devrim çerçevesinde gelişmelerini sürdürdüler. İlk endüstri devrimi, İngiltere’de ortaya çıktı ve buhar makinasına dayandı. Bundan bir yüzyıl sonra, ikinci endüstri devrimi, pek çok gelişmiş ülkede aynı anda birden yer aldı ve elektrik ve benzin makinesini temel aldı. Üçüncü endüstri devrimi ise, atom gücünün güvenli bir şekilde kontrol altına alınması ile başlayacak ve de ideal dünyanın tesisi için, içinde yaşaması zevk verecek ortamı yaratacaktır. Dikkat edilirse, Mesih’in İkinci Gelişi öncesindeki hazırlanma çağlarında, din, politika ve ekonomi olmak üzere üç alanda, yine üç rönesans hareketini izleyerek gündeme gelen üç aşamalı devrimler, ideal bir dünyanın oluşturulabilmesinde de, gelişimin üç aşaması prensipi çerçevesinde bu süreçlerin aşılması gerektiğini göstermesi açısından ilginç bir tablo sergilemektedirler.