Prensip çalışması ve uygulaması
Yer imlerim

Henüz yer iminiz yok.

Konu 4. Dünya Savaşları

4.1 Dünya savaşlarının gerisindeki takdirsel nedenler

Savaşlar, siyasi ve ekonomik çıkarların çatışması ve de ideolojik görüş ayrılıklarının yarattığı gerginlikler gibi faktörlerle ortaya çıkarlar. Ancak bu sıralananlar, savaşlara yol açar gibi görünen dışsal nedenlerdir sadece. Her insan davranışının ardında nasıl hem dışsal hem içsel nedenler yer alıyorsa, savaşların gündeme gelişleri ardında da içsel nedenler yer alır. İnsani eylemler, yüzyüze kalınan durumlara hem dışsal anlamda karşılık vermek hem de Tanrı İradesi’ni ve de Onun onarım takdiri çalışmasını ileri taşımasına yardımcı olmaya yönelik içsel eğilimini izlemeye çalışan bireyin özgür iradesi tarafından belirlenirler. O nedenle de, bir insan davranışının iyi ya da kötü olmaklığını yalnızca dışsal motivler gözönüne alınarak değerlendirip, yargılamak doğru değildir. Aynı şeyi, çok sayıda bireyin özgür iradelerinden doğan eylemleri arasındaki çatışmaların dünya geneline yayılışı ile gündeme gelen dünya savaşları için de söylemek mümkün. Dolayısı ile, dünya savaşlarının takdirsel anlamını, yalnızca politik, ekonomik çıkarlara, ideolojik fikir ayrılıklarına ve diğer dışsal nedenlere odaklanarak kavramamız mümkün değildir.

Dünya savaşlarının gerisindeki içsel, takdirsel nedenleri şu şekilde sıralamak mümkün: Birincisi, dünya savaşları Şeytan’ın, egemenliğini sürdürme yönündeki son ümitsiz çabalayışlarının birer ürünüdürler.

İnsanlığın ilk atalarının düşüşünden bu yana, Şeytan, Tanrı’nın ideal dünya düşüncesinin tahrip edici, prensip dışı taklitlerini deyim yerindeyse piyasaya süregeldi. Tanrı ise, Prensip’ini merkez alan ideal dünyayı onarmak için, Şeytan’ın sahiplenme sahası içindeki (paraleller 7.1) prensip dışı dünya birimlerini bir bir, kendi egemenlik sahası içine kazanmaya çaba gösterdi. O nedenle de, onarım takdiri çalışması sürecinde, gerçeğinin ortaya çıkışının öncesinde, daima idealin bir taklidinin ortaya çıktığına tanık olduk. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan, Mesih’in dönüşü öncesinde, Mesih karşıtının ortaya çıkacağı yönündeki peygamberlik sözleri bu gerçeğe gayet güzel işaret etmektedir.

Şeytan’ın egemenliği altında süregelen insanlık tarihi, Mesih’in İkinci Gelişi ile sonuna ulaşacak ve Tanrı’nın kutsal egemenlik sahasında yaşanmaya başlanılacak yeni bir tarih gündeme gelecektir. Ancak söz konusu bu zaman geldiğinde, Şeytan’ın umutsuz bir çaba ile son bir atağının olması da kaçınılmazdır. İsrailoğulları, Kenan’ın onarımı için aşmak durumunda oldukları milletsel süreçte, tam da Mısır’ı terk etmek üzere ilerken, Şeytan, Firavun kanalı ile onları kendi egemenlik sahasında tutabilmek adına çok zorlu bir savaş verdi. Bunun üzerine de zaten, Tanrı tarafının, firavunu üç doğa üstü güçle vurma zemini oluşmuş oldu. Aynı şekilde, Son Günler olarak içinde yaşadığımız zaman diliminde de, Şeytan, Kenan’ın (Tanrı’nın egemenlik sahasını simgeleyen birim) dünya genelindeki onarımı çalışmasını sürdürmekte olan Tanrı tarafını alaşağı etmek için, son mücadelelerini sürdürmektedir. Şeytan’ın bu ataklarına, Tanrı’nın verdiği üç karşı atak böylece üç dünya savaşı şeklinde ifade buldular.

Üç dünya savaşının gündeme gelişlerinin ardındaki bir ikinci neden de, üç büyük kutsamanın onarımı için, dünya çapında bedel şartlarının yerine getirilebilmesine imkan sağlanması idi. Tanrı insanları yaratışı sonrasında, onlara: bireysel mükemmelliğe ulaşma, çoğalma ve yaradılış üzerinde egemen olma (Tekvin 1:28) yönündeki üç kutsamasını verdi. İlk atalarımız bu kutsamalara ulaşarak, yeryüzünde Göklerin Krallığı’nı (Kutsallığın egemenlik sistemi) kurmak durumunda idiler. İnsanları yaratan ve de kutsayan bir Prensip Tanrısı olarak Tanrı’nın, söz konusu bu kutsamaları, düşmüş olduklarından ötürü fesh etmesi diye bir şey söz konusu olamazdı. O nedenle de, Tanrı, düşmüş insanlığın, Şeytan’ın yönetimi altında, üç kutsamayı dejenere bir biçimde de olsa taklit eden prensip dışı bir dünya bina etmesine izin vermek durumunda kaldı. Bundan ötürü, insanlık tarihinin sonuna ulaşıldığı dönemde, üç kutsamanın dışsal anlamda bir kopyası olan, ancak içselde-Şeytan’ın ideallerinin, en üst düzeyde birey tarafından yerine getirilmesi, şeytana merkezli çocukların çoğalımı, ve de dünyanın Şeytan’ın egemenliği altında fethi gibi- tahrip edici bir şekilde gerçekleştiği prensip dışı dünyalar gündeme geldi. Tanrı’nın üç kutsamasının onarılabileceği dünya çapındaki bedel şartlarının yerine gelmesi için, üç dünya çatışmasının gündeme gelerek, Tanrı’nın, oluşum, gelişim ve tamamlanma aşamalarından geçilecek şekilde şeytani dünyalar üzerinde kendi egemenliğini kabul ettirmesi gerekmekte idi.

Üç dünya savaşının gündeme gelme gerekliliğinin bir üçüncü nedeni de, tüm insanlığın, Şeytan’ın İsa’ya yönelik üç sınamanın, dünya seviyesinde üstesinden gelinmesi amacına yönelikti. Hıristiyanlar, İsa’nın öğrencileri olarak, öğretmenlerinin yolundan giderek, birey, aile, millet ve de dünya seviyelerinde, Onun çölde yüz yüze kaldığı sınamaları aşmak durumundadırlar.

Dünya savaşlarının yer almasına yönelik son bir takdirsel neden ise, Tanrı’nın egemenlik hakkının yeniden tesisi için gerekli bedel şartının yine dünya seviyesinde sağlanabilmesi içindi. İnsanlığın ilk ataları, düşmeyip, olgunlaşma süreçlerinin üç aşamasından geçerek, mükemmelliğe erişseler idi Tanrı’nın kutsal egemenlik sisteminin gerçekleşebileceği bir dünyayı da kurmuş olacaklardı. Şu anda içinde yaşadığımız dünyanın onarımı ise, bu dünyanın, ilk etapta Kabil ve Habil nitelikli iki dünyaya ayırımını ve kutsallık tarafını simgeleyen Habil nitelikli dünyanın, Şeytan’ın tarafını simgeleyen Kabil nitelikli dünya üzerinde, son üç savaş sonrasında egemenliğini kabul ettirmesini gerektirmektedir. Bu, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürüşünün, dünya çapında bedelinin ödenerek onarımı için gereken bir şarttır. Bu gerçekleştikten sonra, Tanrı’nın bu dünya üzerindeki egemenliği de tesis edilmiş olacaktır. O nedenle, dünya savaşları, insanlık tarihinde yer alacak son global çatışmalar olarak, Tanrı’nın egemenliğinin onarımı için, ilahi plan çerçevesindeki dikey süreçte yer almış tüm savaşların yatay çerçevede onarımları için de gerekli bir bedel şartıdırlar.

4.2 Birinci Dünya Savaşı

4.2.1 Birinci Dünya Savaşı’nın gerisindeki takdirsel nedenin özeti

Mutlak monarşi anlayışı, Kabil ve Habil nitelikli yaşam görüşlerinden çıkış bulan Kabil ve Habil nitelikli devrimler sonucunda yok oldu. Bunu izleyen Endüstri Devrimi ile de, feodal anlayıştan geriye kalanlar temizlendi ve de kapitalizmin yükselmesi için gerekli zeminler oluştu. Bu gelişmeyi, zaman içerisinde emperyalizm izledi. Politik arenada, Birinci Dünya Savaşı, onarım takdirinin amacına hizmet edecek Habil nitelikli demokrasiler ile, bu onarım takdiri çalışmasının gelişimine sekte vuracak Kabil nitelikli demokratik idealleri savunan Kabil nitelikli otoriteryen devletlerin bir mücadelesi olarak yer aldı. Kısacası, 1.Dünya Savaşı, Tanrı safındaki emperyalist milletler ile Şeytan safındaki emperyalist milletlerin bir savaşı olarak gündeme geldi. Ekonomik çıkarlar bakış açısından bakıldığında, bu savaş, tam olarak yerine oturmuş devletler ile, yeni yeni endüstrileşmeye başlayan kapitalist devletlerin koloniler üzerindeki kapışmaları idi.

Din ve ideoloji bağlamından değerlendirildiğinde ise, bu savaş, aralarında Hıristiyanlara karşı duruş sergilemiş bir devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu ve onun müttefikleri Almanya, ve Avusturya-Macaristan’ın da yer aldıkları Kabil nitelikli devletlerin, yine genelde Hıristiyanlık ideallerini ön planda tutan İngiltere, ABD, Fransa ve Rusya’dan oluşan ve o dönem içerisinde Habil nitelikli anlayış safında yer alan bu devletlerle bir mücadelesi olarak gündeme geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Habil nitelikli demokrasiler, oluşum aşamasının dünya çapındaki onarımını simgeleyecek şekilde zafer kazandılar.

4.2.2 Tanrı ya da Şeytan safında yer almaklığın kriteri nedir?

Hangi milletlerin simgesel anlamda Tanrı, hangilerinin Şeytan safında yer alıyor oldukları, Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasının yönü esas olacak şekilde belirlenir. Tanrı’nın takdiri ile aynı yönde ya da dolaylı da olsa o yöne uyum içerisinde davranan devletler Tanrı tarafını temsil ederlerken, bunun aksi yönde tavır alıp, politika belirleyenler ise Şeytan safında yer alırlar. O nedenle, bireyin ya da milletin Tanrı ya da Şeytan safında yer alıp, almamaklığı, her zaman, bizlerin sağduyu veya vicdanımızın yargısı ile paralel gitmeyebilir. Örneğin, Tanrı’nın onarım takdirinden haberi olmayan bir kişi için Musa’nın Mısırlı bir görevliyi öldürüşü kötü diye değerlendirilebilecek bir olaydır. Ne ki, bu eylem, Tanrı’nın onarım takdiri çalışması ile uyum içerisinde bir davranış idi. Aynı şekilde, İsrailoğullarının Kenan’ı istilaları ve de görünürde hiçbir haklı gerekçe bulunmaksızın pek çok Kenanlıyı öldürmüş olmaları, çok kötü hatta canice görünmekle beraber, bu eylem de tamamen Tanrı’nın belirlediği bir ilahi plan çerçevesinde yer almış idi. Öyle ki, o dönemde, Kenanlılar arasında, İsrailoğulları arasında olduğundan çok daha fazla sayıda iyi insanlar yer almış olsa bile, Kenanlılar, kollektif bir biçimde Şeytan tarafına aitliği simgeliyorlarken, İsrailoğulları toplu anlamda, Tanrı tarafında yer almış kabul edilmekteydiler.

Şimdi, bu kavramı, din çerçevesi içinde daha derinlikli olarak incelemeye çalışalım. Bütün dinlerin amacı, iyilik amacına ulaşmak olduğuna göre, her bir din Tanrı tarafına aittir. Ancak, bir din, Tanrı’nın takdir çalışmasının ileri taşınmasında merkezi yükümlülüğü olan bir diğer dinin önünü kapayacak şekilde çalıştığında, kendini bir anda, Şeytan’ın amaçlarına hizmet ediyor bulması işten bile değildir. Tarih içerisinde gündeme gelen her din, ortaya çıktığı zaman dilimi içerisinde üstlenmek durumunda olduğu bir misyonla yükümlüdür. Ancak söz konusu bu din, sorumluluk üstlenmesi gereken dönem sona erip de, bir sonraki dönemde yeni bir misyonla gelen yeni bir dinin önüne set çektiğinde Şeytan safına geçebilir. İsa’nın gelişi öncesinde, Yahudilik ve inananları, Tanrı safında, hatta Onun seçilmiş bir kavmi olarak yer almakta idiler. Ancak tüm diğer takdirsel gerekliliklerin yanısıra Yahudiliğin amacını da tamamlamak gibi bir misyonla gelen İsa’ya eziyet edip, ölüme yollamaları, onları bir anda, geçmişte Tanrı’ya ne denli inançla hizmet ettiklerine bakılmaksızın ve onlar bilinç düzeyinde bunun farkında olmasalar bile, Şeytan’ın amaçlarının gerçekleşmesine katkıda bulunacakları bir noktaya dolayısı ile Şeytan’ın safına taşımaya yetti.

Çağdaş dünyada, Habil nitelikli yaşam görüşlerini benimseyen sistemler, Tanrı tarafına aitliği simgelerken, Kabil nitelikli yaşam görüşüne prim verenler, Şeytan tarafına aitliği simgelerler. Örneğin, hümanistik açıdan, materyalist bir düşünce, ne kadar ahlaki ve özverili bir biçimde Kabil nitelikli bir yaşam görüşü bünyesinde yer alırsa alsın, yine de Şeytan tarafına ait şeklinde değerlendirilecektir. Komünist dünyasının şeytani dünya diye değerlendirilme nedeni budur. Öte yandan, inanç özgürlüğünü bağışlayan demokratik dünya ise, Habil nitelikli bir yaşam görüşünü temel aldığı için de Tanrı tarafında yer alıyor diye kabul görecektir.

Hıristiyanlık, tüm dinlerin yegane var oluş amaçlarını sonuca ulaştıracak merkezi bir din olarak tesis edildi. (Eskatoloji 2.3) O yüzden de, Hıristiyanlığa eziyet eden ya da dolaylı ya da dolaysız bir şekilde de olsa önünü tıkamaya çalışan her millet, Şeytan safında (onun iradesinin gelişimine katkıda bulunacak bir duruş sergilediler.) yer aldılar. Birinci Dünya Savaşı’nda, İngiltere, ABD, Fransa ve Rusya tarafından temsil edilen İtilaf Devletleri, Hıristiyan milletler idiler. Ve de Osmanlı İmparatorluğu’nun baskıcı yönetimi altındaki Hıristiyanların kurtarılması için de çaba harcamışlardı. Bu yüzden de, Tanrı safında yer almakta idiler. Öte tarafta, takdirsel açıdan değerlendirildiğinde, İttifak devletleri olarak Almanya ve Avusturya-Macaristan, Hıristiyanlığa baskıcı rejim uygulayan Osmanlı İmparatorluğu’nu destekler pozisyonda yer almakta idiler. Politik ve ekonomik arenada dikkati bile çekmemiş olabilecek çok sübtil gibi görünen ama takdirsel tarih açısından değerlendirildiğinde büyük öneme sahip bu durum, bu yüzden de, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte, tüm bu ülkelerin de Tanrı karşıtı bir safta yer almalarına temel oluşturdu.

4.2.3 Birinci Dünya Savaşı’nın gerisindeki takdirsel nedenler

Birinci Dünya Savaşı’nın yer alma gereklerinden birincisi, Tanrı’nın üç kutsamasının, oluşum aşaması seviyesinde onarımı için gerekli dünya çapındaki bedel şartının oluşturulması idi. Şeytan, hep bir adım öncesinden, Adem tarafından inşası söz konusu olan Tanrı’nın ideal dünyasının çarpıtılmış bir taklidini oluşturma çabası içerisinde oldu. Dolayısı ile, prensip dışı dünya tarihinin sonuna gelindiğinde, bu üç kutsamanın oluşum aşamasındaki çarpık, dışa dönük bir versiyonunun Şeytan safında yer alan Adem karşıtı biri tarafından yine Şeytan tarafından yönlendirilecek şekilde gerçekleştirilmesi beklenmekte idi. Tanrı tarafı ise, bu noktada, oluşturulacak söz konusu bu prensip dışı dünya üzerinde, gereken bedel şartının yerine getirilebilmesi için, bu mücadeleden zafer kazanarak çıkmak durumundaydı.

Gerçekten de, Birinci Dünya Savaşı’nı hazırlayan Alman Kayzeri 2.Wilhelm (1859-1941), Şeytan tarafında yer alan Anti-Adem özellikli kişi idi. Wilhelm, oluşum aşaması seviyesinde bireysel mükemmelliğe erişmiş kişi benzerliğinde, “çoğalın” yönündeki ikinci kutsamayı yerine getirircesine Alman halkına pan-Almancı bir yaklaşımın savunuculuğunu yapması, dünya hegemonyasına sahip olma şeklindeki politikası ile de, yaradılış üzerinde egemen olmaya yönelik üçüncü kutsamanın çarpıtılmış prensip dışı bir versiyonunu sergilemesi ile adeta üç büyük kutsamanın oluşum seviyesinde şeytani bir taklidini tamamlayarak prensip dışı bir dünya gerçekleştirdi. Bunun sonucunda, üç büyük kutsamanın gelecekte Tanrı merkezli bir şekilde gerçek anlamda onarılabilmesi adına gerekli dünya çapındaki oluşum aşamasındaki bedel şartının yerine getirilmesi için Birinci Dünya Savaşı gündeme geldi.

Birinci Dünya Savaşı’nın yer alış nedenlerinden ikincisi de, Tanrı safında yer alan insanların toplu bir halde, İsa’nın üstesinden geldiği Şeytan’ın üç ayartmasından ilkinin, dünya seviyesinde üstesinden gelebilmelerine yönelikti. İsa’ya yönelik üç ayartmanın anlamının ışığı altında ise, Tanrı safının, Tanrı’nın ilk kutsamasını dünya çapında onarabilecek gerekli bedel şartının yerine gelmesi için, Birinci Dünya Savaşı’nı kazanması gerekmekte idi. İsa, çöldeki ilk ayartmanın üstesinden gelmekle, kendisini simgeleyen “kayayı” yeniden kazandı ve bireysel karakterin mükemmelleşmesi için gerekli temeli oluşturmuş oldu. Aynı şekilde, Birinci Dünya Savaşı’nı kazanmakla, Tanrı safını simgeleyenler, yalnızca Şeytan’ın dünyasını ve merkezini yenmekle kalmayıp, aynı zamanda Tanrı’nın dünyasını oluşturup, Mesih’in İkinci Gelişi olan kendi merkezi için gerekli temeli de oluşturmuş olacaktı. Ve dönmesi söz konusu Mesih de, bu zemin üzerinde doğarak, bireysel karakterini mükemmelleştirecekti.

Birinci Dünya Savaşı’nın gündeme gelişinin bir üçüncü nedeni ise, Tanrı’nın egemenliğinin onarımı için, oluşum aşaması temelini oluşturmak idi. Demokrasi, seküler anlamda denenen politik sistemlerin sonuncusu olarak, Tanrı’nın egemenliğinin onarımı misyonuna sahip olaraktan otoriteryen monarşik rejimlere bir son vermek amacı ile gündeme geldi. (Paraleller 7.2.6) Birinci Dünya Savaşı’nda, Tanrı tarafı, zafer kazanmak ve de politik anlamda etki alanını genişleterek dünyayı Hıristiyanlaştırmak sorumluluğuna sahipti. Bu şekilde yaygın ve güçlü bir politik ve ekonomik temel üzerinde de hem demokratik bir dünyanın gerçekleşmesi için gerekli oluşum temelini hem de Tanrı’nın egemenliğinin onarımı için gerekli oluşum temelini garantilemiş olacaktı.

4.2.4 Birinci Dünya Savaşı’nın takdirsel sonuçları

İtilaf kuvvetlerinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferleri, Tanrı’nın üç büyük kutsamasının, dünya seviyesindeki onarımı için gerekli oluşum basamağı bedel şartını yerine getirdi. İsa’ya yönelik ilk ayartma çabasının dünya seviyesinde üstesinden gelinmesi ile, İtilaf devletleri, Tanrı’nın ilk kutsamasının onarımı için gerekli bedel şartını yerine getirmiş oldular. Demokrasinin bu zaferi, aynı zamanda, Tanrı’nın egemenliğinin onarımı için gerekli oluşum aşaması temelini de tesis etmiş oldu. Şeytani dünyayı simgeleyen devletlerin ve de onların yöneticisi konumundaki Kayzer’in yenilgisi ile, Tanrı tarafındaki dünya, oluşum aşamasında zafer kazanarak, dönmesi beklenen ve de dünyasının Efendisi olmak durumundaki Mesih’in doğuşu için gerekli temeli atmış oldu. Bu dönem, aynı zamanda Rusya’da komünizmin tesis edilmesine de sahne oldu. Ve çok geçmeden de, Mesih’in İkinci Gelişi’nin şeytani taraftaki versiyonu olarak Stalin, yönetimi devraldı.

Mesih, birbirine bağımlılık, karşılıklı refah, ve evrensel anlamda paylaşılan değerler olan yeryüzündeki Kutsal Egemenlik idealleri ile geldiği için, şeytani taraf da bu idealleri, Tanrı tarafından bir adım önde hareket ederek, Mesih’in İkinci Gelişi’nin şeytani karşılığı olan kişi tarafından yönlendirilecek şekilde, yeryüzünde sahte bir cennet yaratmaya çalışarak gerçekleştirme mücadelesine girdi. Sonuç olarak, Tanrı tarafının Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferi ile hem Mesih’in İkinci Gelişi için gerekli temel atılmış hem de takdirsel planın İkinci gelişe yönelik oluşum aşaması başlatılmış oldu.

4.3 İkinci Dünya Savaşı

4.3.1 İkinci Dünya Savaşı’nın gerisindeki takdirsel çalışmanın özeti

Çağdaş demokrasilerin ruhsal kaynağı, insanların, Habil nitelikli yaşam görüşüne yönelik değerleri gerçekleştirme çabalarında yatar. Demokrasi, asal insan tabiatının içsel ve dışsal isteklerini izlediğinden Tanrı’nın ideal dünyası doğrultusunda gelişmesini beklemek normaldir. Öte yanda faşizm ise, insanları, asal tabiatlarının arzularını yerine getirmekten men edecek bir baskıcı sistem yürütür. İkinci Dünya Savaşı’nda, demokrasi, Birinci Dünya Savaşı’nda elde edilen oluşum aşaması zafer temeli üzerinde faşizmi alt etmekle, gelişim aşamasındaki zaferi de garantilemiş oldu.

4.3.2 Faşizmin tabiatı

1930’larda, ekonomik depresyon dünyayı vurduğunda, kimi devletler, faşist bir yönetimi benimseyerek bundan kurtulmaya çalıştılar. Bu, kendilerini dışlanmış ve zorda hisseden Almanya, Japonya ve İtalya’nın sığındıkları bir çözüm oldu.

Faşizm, çağdaş demokrasinin benimsediği, bireye ve onun temel hakları olan konuşma, yazma, basın ve toplanma özgürlüklerine ve de parlamenter sisteme karşı çıkan totaliter bir anlayıştır. Bu sistemde, ırk ya da milliyet, güçlü bir millet-devlet yapılanması içinde üstün tutulan yegane değerlerdir. Yine bu sistemde, bireyler ve kurumlar, yalnız ve yalnız devletin çıkarı için var olmak durumundadırlar. Faşizm yönetimi altındaki insanlar, özgürlüğü, dokunulmaz hakları olarak sahiplenemezler ve de özgürlüklerini, devlete bir şekilde hizmet ederek feda etmek durumundadırlar.

Faşizmin temel politik prensipi, tüm güç ve otoritenin, halk arasında paylaştırılmasındansa, en üst noktadaki bir liderin inisiyatifine bırakılması gereğini savunur. Böylece liderin kişisel iradesi, tüm millet için gerekli yönetici ideolojiyi de saptar. İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler ve Japonya’daki askeri yönetim liderleri hep faşist özellikli diktatörler idiler.

4.3.3 İkinci Dünya Savaşı’nda, Tanrı ve Şeytan safında yer almaklığı simgeleyen devletler

İkinci Dünya Savaşı’nda, ABD, İngiltere ve Fransa gibi demokratik ülkelerin birliği, Tanrı tarafındaki milletlere önderlik ettiler. Şeytan’ın safında ise, faşist ülkeler birliğinde yer alan Almanya, Japonya ve İtalya yer almakta idi. Bu noktada devletlerin kiminin Tanrı, kiminin Şeytan safında var sayılmalarının neye göre belirlendiği sorusu gelmekte akla. Müttefiklerin Tanrı safında yer alıyor olmalarının nedeni, politik sistemlerinin, onarım takdiri çalışmasının son aşamasında Habil nitelikli bir yaşam görüşünü esas alan demokrasi olmasına dayanmakta idi. Mihver devletleri ise öte yandan, anti demokratik olan ve de Kabil nitelikli bir yaşam görüşünden çıkış bulan faşizmi benimsedikleri için Şeytan safında yer almayı simgelemekte idiler. Müttefiklerin ve Mihver devletlerinin Tanrı ve Şeytan safında yer alıyor olmalarını belirleyen bir diğer faktör de, Müttefik devletlerin takdirsel anlamda merkezi rolü olan Hıristiyanlığa destek verirken, diğerlerinin buna karşı bir duruş ve tutum sergilemeleri oldu.

Mihver devletlerinin lideri konumundaki Almanya, insanları, en temel özgürlüklerinden yoksun bırakarak uyguladığı ideolojik baskı yöntemleri ile, halkın inanç özgürlüklerini yok saydı. Bunun yanısıra, Hitler, altı milyon Yahudiyi de katletti. Papa ile hükümet arasında bir anlaşma yapıldıktan sonra, Hitler, kiliseleri, işbirlikçi episkoposların kontrolü altına almaya çalışarak kendine tabi kılmaya uğraştı ve de Hıristiyanlığı da ilkel germen inancına dayalı milliyetçi neo-paganist bir kimliğe büründürmeye çalışarak yozlaştırdı. Protestan ve Katoliklerin bu duruma tepkileri oldukça sert oldu.

Japon militaristler ise, İkinci Dünya Savaşı süresince, Kore’de yer alan her kilise bünyesinde, zor kullanarak kamidana adı verilen ve Japon Shinto dininin tanrıları için yapılan bir sunak inşa ettiler ve Kore Hıristiyanlarını da bu tanrılara ibadet etmeye mecbur kıldılar. Buna uymak istemeyenler, hapse atılarak öldürüldüler. Dini inançlarını özgürce yerine getirebilmek için Mançurya’ya kaçan Hıristiyanlar, burada toplu halde vahşice yöntemlerle katledildiler. Kore Hıristiyanlığına yönelik bu yaptırımlar, savaşın sonlarına doğru yoğunluğunu daha da arttırdı.

İtalya’ya gelince, Mihver devletlerinin bir üyesi olarak Almanya’nın savunduğu şeylere tam desteğini verdi. Mussolini, Tanrı’nın takdirsel çalışmasının genel gidişatına aykırı bir biçimde, Katolikliği, insanları kendi faşist rejimi altında birleştirmek gibi bencil bir yaklaşım için kullanma niyeti ile, devlet dini olarak tesis etti. Almanya, Japonya ve İtalya’nın, savaş sırasında, Şeytan safında yer alan devletler olarak sınıflandırılmaları işte tüm bu gerekçelere dayanmakta idi.

4.3.4 Tanrı ve Şeytan safında yer almayı simgeleyen üçlü devletlerin takdirsel rolleri

İkinci Dünya Savaşı’nın ardında yer alan nedenlerden bir diğeri de Tanrı’nın üç büyük kutsamasını onarmak için, İsa zamanında ödenmesi gereken, gelişim aşamasındaki bedel şartının dünya seviyesinde yerine getirilmesi zorunluluğu idi. Tanrı’nın üç büyük kutsamasının başlangıçta gerçekleşmeme nedeni, Adem, Havva ve Başmeleğin Düşüşlerine dayandığı için, üç kutsamanın onarımları sürecinde de, her biri kendine ait rolleri üstlenecek üç figürün yer alması gerekmekte idi. Böylece, Tanrı, ruhsal kurtuluş takdiri çalışması içerisinde, ikinci Adem pozisyonundaki diriltilmiş İsa’nın, Havva pozisyonundaki Kutsal Ruh’un (Kristoloji 4.1) ve kendi safında yer alan meleklerin ortak çabaları ile, üç kutsamayı ruhsal anlamda onardı. Bununla bağlantılı olarak, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Tanrı safında yer alan, Adem, Havva ve Başmelek pozisyonlarını temsil eden üç millet, Şeytan safında yer alan ve yine Adem, Havva ve Başmeleği temsil eden milletlere karşı savaştılar. Tanrı safında yer alan milletlerin zaferi, üç büyük kutsamanın onarımı için gerekli gelişme aşamasındaki bedel şartını yerine getirecekti. Bu ilahi takdirin bilincinde olan Şeytan, Adem, Havva ve Başmeleği simgeleyecek ve kendi safında yer alacak üç milleti bir araya getirerek, Tanrı safında yer alan üç devlete saldırmalarına zemin hazırladı.

Maskülen özellikli bir millet olarak ABD, Tanrı safında yer alan Adem’i temsil ederken, feminen özellikli Büyük Britanya, Tanrı safında yer alan Havva’yı, her ikisinin karışımı özelliğindeki Fransa da, yine Tanrı safında yer alan Başmeleği temsil etmekte idiler. Diğer yanda, Şeytan’ın safında ise, maskülen özellikli bir millet olarak Almanya Adem’i, Japonya Havva’yı ve her ikisinin karışımı özelliğindeki İtalya da Başmeleği temsil etmekte idiler. Birinci Dünya Savaşı’nda, ABD, Büyük Britanya ve Fransa, bu üç pozisyonu oluşum aşamasında olmak üzere, Tanrı safında temsil ederlerken, Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu, diğer safta yer alarak bu pozisyonları temsil etmekte idiler.

Şeytan safında yer alan bir ülke olan Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nda, Tanrı safında yerini aldı. Bu nasıl mümkün olabildi? Ortaçağ toplumu, takdirsel rolünü yerine getiremediğinde hem Tanrı hem Şeytan tarafı için bir nevi engel oluşturdu ve daha sonra bölünerek, demokratik ve komünist dünyalara çıkış verdi. Bu iki birimin her biri kendi yolunda gelişimini sürdürdü. Kabil ve Habil nitelikli yaşam görüşleri, önce ortaçağ derebeylik sistemini, daha sonra da mutlak monarşi ile emperyalizmi yıkmak için birbiri ardınca çalıştılar.

Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasının, zamanın gidişatını göz önüne alacak şekilde gelişmesi gibi, Şeytan’ın, ideal dünyanın prensip dışı bir taklidini yaratma çabası da, zamanın akımlarına bağımlıdır. Yaygın olan sosyal düzen, Şeytan’ın amaçlarına hizmet edenler de dahil olmak üzere yeni toplumların oluşumunu engellediğinde, düzenin yok edilmesi çabalarına Şeytan da ortak olur.

Faşizm örneğin, hem Tanrı’nın hem de Şeytan’ın safında yer alanlar için, bir engel oluşturmakta idi. Bedel yolu ile onarım takdiri çalışması, Tanrı’nın, geçici olarak, Şeytan’ın tarafının komünist dünyayı oluşturmasına izin vermesini gerektirdiği için, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Sovyetler Birliği’nin, Tanrı tarafındaki ülkelerle, faşizmin yok edilmesi için güç birliği yapması mümkün oldu. Ancak, savaş biter bitmez, komünist dünyası ve demokratik dünya, tıpkı yağ ile suyun ayrışması gibi her biri kendi yollarına gidecek şekilde ayrıldılar.

4.3.5 İkinci Dünya Savaşı’nın gerisindeki takdirsel nedenler

İkinci Dünya Savaşı’nın gerisindeki içsel, takdirsel nedenleri şöyle sıralamak mümkün: Birincisi, savaş, Tanrı’nın üç büyük kutsamasının dünya seviyesindeki onarımı için gelişim aşamasında bedel şartının yerine getirilebilmesi için gündeme geldi. Tanrı’nın üç kutsamasının Adem ve Havva tarafından gerçekleştirilmek durumunda olduğu ve Düşüş nedeni ile gerçekleşemeyen ideal dünya, Tanrı tarafından İkinci Adem pozisyonunda yollanan İsa tarafından yerine getirilmek durumundaydı. Ancak, bu ideal, İsa’nın çarmıh üzerinde ölmesinden ötürü yalnızca ruhsal anlamda gerçekleştirildi. Öte yanda, Şeytan, daima bir adım öncesinde, çarpıtılmış bir ideal dünya taklidini gündeme getirmeye çalıştığı için, tarihin sonuna gelindiğinde, İsa karşıtı bir şeytani liderin önderliğinde, üç büyük kutsamanın gelişim aşamasında dışsal anlamda, yoz biçiminin gerçekleştirildiği prensip dışı bir dünya mutlaka gündeme gelecektir. Bu durumda, üç büyük kutsamanın tam olarak Tanrı merkezli bir şekilde gerçekleştirileceği ideal bir dünyanın onarımı için gerekli gelişim aşamasındaki bedel şartının dünya seviyesinde yerine getirilebilmesi için, Tanrı tarafının, bu dünya üzerinde galip gelmesi gerekmektedir.

Hitler, İsa’nın sahip olduğu pozisyonun gereklerini, şeytani tarafın amaçları doğrultusunda yerine getirmeye çalıştığı bir konumda yer almakta idi. Hitler’in iradesi, kuşkusuz, İsa’nınkinin tamamen karşıtı olmasına rağmen, yaşantısının belli yönleri, İsa’nın yaşamında yer almış belli yaklaşımları sapkın bir biçimde taklit etmekte idi. Sahip olduğu büyük vizyon, yalnız yaşamı ve cesedinin kayboluşu bu anlamda verilebilecek örneklerdir. Hitler, aynı zamanda, gelişim aşamasındaki mükemmel Adem örneğinin şeytani taraftaki temsilcisi idi. Hitler, üstün bir ırk olarak Alman halkının saflığını koruma yönündeki ateşli savunusu ile, çocukların çoğalımı kutsamasını, dünyayı fethetme politikası ile de üçüncü kutsama olan yaradılış üzerinde egemen olma kutsamasını kendi çarpık anlayışı ile taklit etmekte idi. Böylece, Hitler, üç kutsamanın gelişim aşamasında tamamlanan şeytani bir versiyonu ile, prensip dışı bir dünyayı da gerçekleştirmiş oluyordu. Tanrı tarafı ise, İkinci Dünya Savaşı’nda zafer kazanarak, Tanrı’nın üç kutsamasının onarıldığı ideal bir dünya için, gelişim aşamasındaki bedel şartını dünya seviyesinde yerine getirmek durumundaydı.

Savaşın ardındaki ikinci takdirsel neden, Tanrı tarafında yer alan insanların, İsa’nın üstesinden geldiği Şeytan’ın ikinci sınamasının, dünya seviyesinde üstesinden gelebilmeleri içindi. İsa’ya yönelik Şeytan’ın üç ayartma çabasının anlamı ışığında, Tanrı tarafının, İkinci Dünya Savaşı’nı, Tanrı’nın ikinci kutsamasının dünya seviyesinde onarımı için gerekli bedel şartının yerine getirilebilmesi için kazanmak durumunda olduğunu anlayabiliriz. İsa’nın, çöldeki ikinci sınamanın üstesinden gelerek, çocukların onarımı için gerekli temeli atmış olması gibi, Tanrı tarafı da, İkinci Dünya Savaşı’nda zafer kazanarak, demokrasi için gerekli dünya seviyesinde gelişim aşaması temelini oluşturmak durumundaydı.

Savaşın yer alışının gerisindeki bir üçüncü neden de, Tanrı’nın egemenliğinin onarımı için, gelişim aşaması temelinin atılması idi. Tanrı tarafının, Birinci Dünya Savaşı’ndaki başarısı ile, demokratik dünya, oluşum aşaması temelini güvenceye almış bulunmakta idi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Çarlık mutlakiyet rejiminin yıkılışı, Kabil nitelikli bir dünya oluşturma çabası içerisindeki Şeytan’ın tarafı için de bir kazanç oldu ve de komünist dünyanın oluşturulması yönünde oluşum aşaması temelini oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, komünist dünya ve demokratik dünya, savaş sonunda yollarını ayırmadan önce, her biri kendi gelişim aşaması temellerini oluşturdular. Demokratik dünya için bu gelişim aşaması temelinin oluşturulması, Tanrı’nın egemenliğinin tesisi için gerekli gelişim aşaması temelini de hazırlamış oldu.

4.3.6 İkinci Dünya Savaşı’nın takdirsel sonuçları

İkinci Dünya Savaşı sonunda, Tanrı tarafının zaferi, Tanrı’nın üç büyük kutsamasının dünya seviyesinde onarılacağı gelişim aşaması bedel şartını yerine getirmiş oldu. İsa’nın dünya seviyesinde üstesinden geldiği ikinci sınamanın önemine sahip olaraktan, kazanılan zafer, Tanrı’nın ikinci kutsamasının dünya seviyesinde onarımı için gerekli bedel şartını ödemiş oldu. Ayrıca, demokratik dünya için gelişim aşaması temelinin oluşması ile de, Tanrı’nın egemenliğinin yeniden kazanılacağı gelişim aşamasındaki temel atılmış oldu.

Hitler, Şeytan tarafının, kendi amaçlarını yerine getirmede İsa’ya alternatif olarak ortaya sürdüğü bir kimlik iken, Stalin ise, yine Şeytan tarafının, Mesih’in İkinci Gelişi’ne koşut sürdüğü bir kimlik olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Hitler ve ülkesinin yıkılıp, Stalin ve dünya çapındaki komünizm temelinin giderek güçlenmesi olgusu, diriltilmiş İsa’nın önderliği altında ruhsal bir egemenlik oluşturma çağının sona erdiğini ve Mesih’in İkinci Gelişi’nin rehberliğinde, yeni bir gök, yeni bir yeryüzü (Esinleme 21:1-7) oluşturulması yönündeki yeni çağın da başladığına işaret etmekte idi.

İkinci Dünya Savaşının sonunda, İkinci Geliş’e yönelik takdirsel çalışmanın gelişim aşaması da başlamış oldu. Pek çok Hıristiyan, İsa’nın kendi yaşam süreleri içinde döneceğine yönelik rüya ve vizyonlar görmeye başladı ve tüm dünyada da, Tanrı’nın ruhsal çalışmalarının belirtilerinin de yaygınlıkla izlendiği bir sürece girildi. O noktadan sonra, yerleşik kiliseler, giderek artan oranda karışmaya, bölünmeye ve de seküler bir yapıya bürünmeye başladılar ve giderek de ruhsal yaşamlarının temelinden uzaklaşmaya başladılar. Gerçekte, bütün bu gelişmeler, Tanrı’nın onarım takdiri çalışması çerçevesinde, tüm inançların gerçeğin yeni ve nihai ifadesi aracılığı ile birleşmesine yönelik olarak Son Günler’de yer alacağı öngörülmüş fenomenler oldular.

4.4 Üçüncü Dünya Savaşı

4.4.1 Üçüncü bir Dünya Savaşı kaçınılmaz mı?

Tanrı, insanlığın ilk ebeveynlerine, evreni yönetme kutsamasını vermiş olduğu için, Şeytan’ın, düşmüş insanlar kanalı ile, bu kutsamanın yerine getirildiği, prensip dışı taklit bir dünya yaratma çabasına Tanrı’nın belli bir zaman için de olsa seyirci kalmak durumunda olduğunu biliyoruz. Tanrı, bir anlamda, Şeytan’ın peşi sıra, Şeytan’ın dünyasını ve ürünlerini geri alabileceği onarım takdiri çalışmasını yürütmektedir. Bir onarım tarihi olan insanlık tarihinin sonuna ulaşıldığında, Şeytan ve Tanrı tarafları, her biri belli bir dünya üzerinde egemen oluncaya dek mücadelelerini sürdüreceklerdir. Demokratik dünya ve komünist dünyanın birbirleri ile sürekli bir güç mücadelesi içerisinde olmalarının nedeni budur. Bu gerçekten hareketle de, en sonunda, öncelikle bu iki dünyayı ayırma daha sonra birleştirme için dünya savaşlarının gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, dünyayı komünist ve demokratik dünyalar olarak ikiye ayırma takdirsel amacına yöneliktiler. Ancak bu ayırışımın gerçekleşmesinden sonra, bu kez de bu iki dünyanın birleştirilmesi için bir başka savaşın yer alması gerekmektedir. İşte bu çatışma Üçüncü Dünya Savaşı’dır. Üçüncü Dünya Savaşı’nın yer alması, takdirsel anlamda her ne kadar kaçınılmaz ise de, ne şekilde yer alacağına dair iki ihtimal söz konusudur.

Bunlardan ilki, Şeytan’ı temsil eden tarafı boyun eğdirmek için silahlı çatışmaya yönelmektir. Ancak böyle bir çatışmanın sonunda tüm insanlığın birlikte mutlu olabileceği ideal dünya, yalnızca düşmanları savaşta yenmekle oluşturulamaz. Aslolan, tarafların içsel anlamda boyun eğecekleri bir noktaya ulaşmaları ve böylelikle de, herkeslerin yüreklerinin derinliklerinde oluşan yeni durumdan hoşnut kalacakları bir şekilde uzlaşmalarıdır. Bunun gerçekleşebilmesi ise, tüm insanların asal tabiatlarına hitap edip, tatmin edebilecek güçte, mükemmel bir ideolojinin ortaya çıkması ile mümkün olabilir.

Taraflar arasındaki çatışmanın söz konusu olabileceği bir başka zemin ise, silahlı çatışmaya yer vermeksizin tamamen içsel, ideolojik bir savaş sürdürerek, Şeytan’ın dünyasına boyun eğdirmek ve kısa bir sürede birleşmeyi sağlamaktır. İnsan rasyonel bir varlık olduğu için, mükemmel, birleşmiş bir dünya da, yalnızca insanların birbirlerine itaat etmeleri ve de derin bir iç uyanış ile bütünleşmeye kendi iradeleriyle katılımları ile gerçekleşebilir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın bu iki yoldan hangisi kanalı ile gündeme geleceği, tamamen insana düşen sorumluluk payının ne ölçüde yerine getirileceği ile yakından bağlantılı olacaktır. Peki var olan bu ayrılık ve çatışmaya bir çözüm getirip, karar aşamasına bağlayarak yeni bir dünyanın tesisini sağlayacak güçteki ideoloji nereden gelecektir?

Kuşkusuz böyle bir ideoloji, asal insan tabiatının içsel arzularına karşı çıkan Kabil nitelikli dünya görüşünü esas alan komünist dünyadan değil, Habil nitelikli yaşam görüşünü esas alan demokratik dünya bünyesinden çıkış bulmak durumundadır. Bununla beraber, demokratik dünyada halihazırda geçerli olan geleneksel hiç bir ideolojinin, komünist ideolojiyi etkili bir biçimde alt edebilecek içeriğe sahip olmadığı da bir gerçektir. Bu durumda, demokratik dünya bünyesinden, bugüne dek hiç bilinmeyen yeni bir ideolojinin ortaya çıkmasını beklemek doğru olacaktır.

Böylesi yeni bir ideolojinin doğabilmesi için, gerçeğin yeni bir ifadesinin de ortaya çıkması gerekir. Bu yeni gerçek, Habil nitelikli yaşam görüşünün temeli ve de demokrasinin özüdür. Geçmiş örneklerinde de görüldüğü gibi, gerçeğin yeni bir ifadesi, ilk ortaya çıktığında, pek çok insanın inandığı gerçeğin eski ifade ediş biçimleri ile çelişir görünebilir. Ve bundan ötürü demokratik dünya bile kendi içinde, birbirleri ile Kabil ve Habil gibi mücadele eden kamplara ayrılabilir. Ancak söz konusu yeni gerçek, demokratik dünya bünyesinde başarılı bir temel oluşturup, bu temel üzerinde de komünist ideolojiyi alt edebilecek zeminlere sahip olduğunda, dünyanın, tek bir gerçeğin merkezinde birleşebilmesi için gerekli temeller de oluşmuş olacaktır.

Şeytan, Tanrı’nın, tüm dünyayı böylesi tek bir gerçek merkezinde birleştirme planından haberdar olduğu için, her zaman olduğu gibi, insanlığı, gerçeğin sahte bir taklidi aracılığı ile yine kendi merkezinde birleştirmeye çalıştı. Bu sahte gerçeğin adı diyalektik materyalizm idi. Diyalektik materyalizmde, her türlü ruhsal gerçeğin varlığı inkar edilir ve de evrenin varlığı tamamen materyalist bir mantık çerçevesinde açıklanmaya çalışılır. Bu düşünce çerçevesinde Tanrı gerçeğinin inkarı ile birlikte doğal olarak Şeytan olgusu da yok sayılır. Şeytan, böylece, bir yandan, diyalektik materyalizm düşüncesini yayarken bir yandan da kendi varlığını yok etme pahasına da olsa kendi gerçeğini bile inkar etmektedir. Şeytan, insanlık tarihinin sonuna gelindiğinde, neler olabileceğini ve kendi gücünün tamamen yok olacağının gayet iyi bilincindedir. O nedenle de, her halükarda gücünün sürekli olamayacağı telaşı içerisinde ve de zamanın artık tapınma zamanı olmadığını kabul ederekten, kendi varlığını bile tehlikeye atma pahasına, Tanrı gerçeğini de elinden geldiğince inkar, yok sayma uğraşını sürdürmektedir. Bu yaklaşım diyalektik materyalizmin ruhsal kökenidir. Demokratik dünyanın ise, bu şeytani doktrini alt edecek güçte bir gerçekten yoksun olduğu sürece, her zaman zarar görmesi ve savunmada kalması kaçınılmazdır. O nedenle, Tanrı tarafını temsil eden birisinin, mükemmel bir gerçeği tüm insanlığa ilan etmesi gerekmektedir.

4.4.2 Üçüncü Dünya Savaşı’nın gerisindeki takdirsel çalışmanın özeti

Üçüncü Dünya Savaşı, onarım takdiri çalışması sürecinde yer alacak son çatışmadır. Tanrı, bu savaş aracılığı ile, demokratik dünyanın, komünist dünyayı dize getirmesini ve ideal dünyayı bina etmesini amaçlamaktadır. Birinci Dünya Savaşı’na gelinceye dek, Tanrı safında yer alan milletler, Tanrı’nın kendi takdirsel çalışmasını ileri taşımada aracı olarak kullanabileceği şekilde, tüm dünyada koloniler elde ederek, politik ve ekonomik egemenliklerini yaygınlaştırdılar. Savaşın sonunda, bu ülkeler, demokrasi için dünya çapında, oluşum aşaması temelini tesis ettiler. İkinci Dünya Savaşı ile de, Tanrı safında yer alan ülkeler, bu kez de, demokrasinin tesisi için, yine dünya çapında, gelişim aşaması temelini, demokratik dünyayı bütünleştirecek şekilde tesis ettiler. Üçüncü Dünya Savaşı sırasında ise, Tanrı tarafı, mükemmel Habil nitelikli mükemmel bir yaşam görüşünü yeni gerçeğe merkezli şekilde tesis etmek ve demokrasi için dünya çapında, tamamlanma aşaması temelini tesis etmek durumundadır. Tanrı tarafı, bu noktadan sonra, tüm insanlığı, tek bir birleşik dünya olgusuna taşımakla yükümlüdür. Özetle, Üçüncü Dünya Savaşı, Tanrı tarafının, bugüne dek ertelenegelen takdirsel çalışmanın üç aşaması boyunca Şeytan’a yitirilmiş her şeyi gereken bedellerle yatay çerçevede onarabileceği tarihin sonunda yer alacak son büyük savaş olarak yer alacaktır.

4.4.3 Üçüncü Dünya Savaşı’nın gündeme gelme gerekçesinin ardındaki takdirsel nedenler

Yukarıda da açıklandığı gibi, Üçüncü Dünya Savaşı’nın, silahlı ya da ideolojik çerçevede bir savaş olup, olmaması, Tanrı’nın takdirsel çalışmasına katkıda bulunan insanların kendi üzerlerine düşen sorumluluk paylarının ne ölçülerde yerine getirildiği ile yakından bağlantılıdır. Bununla birlikte, dünya çapındaki bir çatışmanın her ne olursa olsun gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın gerisinde yer alan içsel, takdirsel nedenlerin neler olduklarına gelince: Birincisi, savaş, Tanrı’nın üç büyük kutsamasının onarımı için, dünya çapındaki bedel şartının tamamlanma aşamasında yerine getirilebilmesi için gündeme gelmek zorundadır. İsa, insanların inanç açmazları yüzünden onarım takdiri çalışmasını yalnızca ruhsal anlamda tamamlayabildiği için, dönüşü ve Tanrı’nın idealindeki dünyayı hem ruhsal hem de fiziksel anlamlarda onarması zorunlu hale geldi. Ancak, Şeytan, daima, Tanrı’nın idealinin çarpıtılmış bir taklidini gündeme getirme çabasında olduğu için de, tarihin son noktasına ulaşıldığında, Mesih’in İkinci Gelişi’nin karşıtı şeytani bir figürün önderliği altında, üç büyük kutsamanın sahte bir anlamda onarıldığı prensip dışı bir dünya ortaya çıkacaktır. Tanrı tarafı, böylesi şeytani bir dünyanın üstesinden gelerek, üç büyük kutsamanın Tanrı merkezli bir şekilde gerçek anlamda yerine getirilebileceği ideal bir dünyayı oluşturmak için, dünya seviyesinde bir bedel şartını, tamamlanma aşamasında yerine getirmekle yükümlüdür.

Stalin, Mesih’in İkinci Gelişi’nin şeytani dünyadaki karşıtı idi. Öyle ki, sanki mükemmel bir varlıkmışçasına idolleştirilmişti. Stalin, köylü ve işçi sınıfının demokratik dünyaya karşı dayanışmasını savunmakla, bir anlamda çocukların çoğalımı kutsamasını taklit etmekte idi ve dünya genelinde bir komünist egemenlik politikası gütmesi ile de, görünüşte, yaradılış üzerinde egemen olma yönündeki üçüncü kutsamayı dışsal anlamı ile gerçekleştirdi. Stalin böylece, üç büyük kutsamanın dışsal görüntüde çarpıtılmış biçimde gerçekleştiği ve de çok geniş bir alana yayılmış komünist dünyasını yaratmış oldu. Komünist dünyasının, Tanrı’nın idealindeki, insanların birbirine bağımlı, karşılıklı refah ilişkisi içerisinde evrensel değerleri Tanrı’ya merkezli bir şekilde ortaklaşa paylaştıkları bir dünyanın, sahte ve prensip dışı bir taklidi olduğunu anlamamız gerekir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın yer alma gerekliliğinin bir ikinci nedeni de, Tanrı tarafında yer alan insanların, İsa’nın üstesinden geldiği Şeytan’ın üçüncü ayartmasının dünya seviyesinde üstesinden gelebilmelerine imkan sağlamaktır. Tanrı tarafının, Üçüncü Dünya Savaşı’ndan galip ayrılma gerekliliğinin bir diğer nedeni ise, Tanrı’nın üçüncü kutsamasının dünya seviyesinde onarılabilmesi için gerekli bedel şartının yerine getirilebilmesi içindir. İsa’nın çöldeki üçüncü denemenin üstesinden başarı ile gelerek, yaradılış üzerinde egemen olma kutsamasının onarımı için gerekli temeli tesis edişi gibi, Tanrı tarafı da, insanlığın tüm evren üzerindeki egemenlik hakkının onarılabilmesi için, Üçüncü Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmak zorundadır.

Savaş, Tanrı’nın egemenliğinin onarımı için gerekli tamamlanma aşamasındaki temelin tesisi için de, yer almak durumundadır. Tanrı tarafı, bu savaşta, komünist dünyasını yıkmak için zafer kazanmalı ve de tüm egemenlik hakkını Tanrı’ya geri kazandırmalıdır. Ancak o noktadan sonra, ideal dünya, göğün ve yerin prensipleri temel alınacak şekilde tesis edilebilir.

4.4.4 Üçüncü Dünya Savaşı’nın takdirsel sonuçları

Tanrı, uzun zamanlar önce, Kabil ve Habil aracılığı ile çalışarak, Adem ailesi bünyesinde iken onarım takdiri çalışmasını sonuçlandırmayı arzuladı. Ancak Kabil’in Habil’i öldürüşü ile birlikte, insanlığın günah tarihi de başlamış oldu. Bu noktadan sonra, Tanrı, Adem ailesindeki hatayı onarmak için, ilk önce bireysel seviyeden başlayıp, daha sonra bunu aile, klan, toplum, halk ve millet seviyelerine genişleterek, iyiyi kötüden ayırma takdirsel çalışmasını yürürlüğe koydu. Tanrı’nın, bu takdirsel çalışmayı, dünya seviyesinde gerçekleştirmesi için söz konusu olan zaman gelmiş bulunmaktadır. Tanrı, takdirsel tarihin son perdesi olan üç dünya savaşından galip çıkarak, üçüncü aşamaya ertelenmiş olan tüm takdirsel çalışmasını, gereken bedeli ödeyerek onarmaya çalışmaktadır. İnsanlığın ilk ataları daha başlangıçta, Şeytan’ın baştan çıkarıcı sözlerinin tuzağına düşerek, Tanrı ile olan kalp frekanslarını yitirdiler. Böylece içsel ruhsal düşüşleri ve dışsal fiziksel düşüşleri ile de Şeytan’ın soyunu, dolayısı ile özelliklerini miras aldılar. O nedenle, onarım takdiri çalışması da ancak, düşmüş olan insanlık, Tanrı’nın yaşam kazandıran Sözü aracılığı ile Tanrı’ya olan kalp yaklaşımını özgür iradesi ile onararak hem ruhsal hem fiziksel anlamlarda kurtuluşa ulaşıp, Tanrı’nın soyunu miras aldığında (Musa ve İsa 3.3.2) tamamlanmış olacaktır.

Tanrı tarafının her üç dünya savaşındaki zaferleri, onarım takdiri çalışmasının tüm bu yönlerini gereken bedellerin ödenmesi yolu ile tamamen onaracaktır. Tanrı adına zafer kazanan kesim, böylece, Düşüş’ten bu yana, insanlarının içine düşmüş oldukları sefil acınası durumlarından ötürü acı çeken Tanrı’nın kalbini rahatlatacak şekilde Onun bütün bu süre zarfında aralıksız emek vererek onarmaya çalıştığı ideal dünyanın gerçeğe dönüştürülmesini mümkün kılacaktır.