Prensip çalışması ve uygulaması
Yer imlerim

Henüz yer iminiz yok.

Konu 3. Mesih’in Geri Dönüşü Nerede Yer Alacak?

Eğer Mesih, yeryüzünde doğmak durumunda ise, bu, onun, Tanrı’nın belirlemiş olduğu ilahi takdir çerçevesine uygunluk içerisindeki seçilmiş bir toplum bünyesinde doğacağı anlamına gelir. Mesih’in dönüşü için söz konusu olan yerin neresi ve de onu karşılamak için öncelikli sorumluluğu olan toplumun hangisi olacağını şimdi birlikte görelim.

3.1 Mesih, Yahudi toplumu bünyesinden mi ortaya çıkacak?

Bazı Hıristiyanlar, Kitab-ı Mukaddes’te yer alan “Alınlarına mühür vurulanların sayısını duydum. İsrailoğullarının tüm soylarından tam 144.000 kişi idi” (Esinleme 7:4) ve de “Doğrusu size derim ki, İnsanoğlu dönünceye kadar siz İsrail’in bütün kentlerini dolaşmayı bitirmeyeceksiniz.” (Matta 10:23, Matta 16:28) gibi ayetlere dayanarak Mesih’in yeniden Yahudi halkı bünyesinde ortaya çıkacağı beklentisi içerisindedirler. Ne var ki, bu metinleri bu şekilde yorumlamak, Tanrı’nın takdirsel çalışmasını yanlış anlamakla eş anlamlıdır.

Bu konuya yönelik İsa’nın vermiş olduğu bir bağcı meseli vardır: “Çiftlik sahibi bir adam asma dikti, bağın çevresine çit çekti, şıra toplanacak yeri kazdı. Bir de kule kurdu. Burayı bağcılara kiralayarak başka bir ülkeye gitti. Bağ bozumu yaklaşınca payına düşen ürünü toplamaları için, uşaklarını kiracılara gönderdi. Bağı kiralayanlar, uşakları yakaladıkları gibi, birini tartakladılar, ötekinin canına kıydılar, bir başkasını taşa tuttular. Adamcağız, yeniden, bu kez ilkinden daha çok sayıda uşak gönderdi. Onlara da aynı davrandılar. Bağ sahibi, sonunda, oğluna saygı gösterirler düşüncesi ile, oğlunu onlara gönderdi. Ama kiracılar oğlu görünce, “ işte malları miras alacak olan burada “ diye aralarında konuştular. Ve “ Haydi şunu öldürelim de mirasına biz konalım” dediler. Böylece onu yaka paça bağdan dışarı sürükleyerek öldürdüler. Şimdi, bağ sahibi dönünce bu kiracılara ne yapacak? Onlar, “bu bayağı adamları kırıp, geçecek, bağı da bağ bozumunda kendisine ürünü verecek başka bağcılara kiralayacak” dediler. ….İsa da onlara: “Size derim ki, Tanrı’nın hükümranlığı sizlerden alınacak ve ona yaraşan ürünleri yetiştiren topluma verilecek.“ diye karşılık verdi. Matta: 21:33-43 Bu meseldeki bağ sahibi Tanrı’yı, bağ, Tanrı’nın çalışmasını, güven duyulan kiracılar, Yahudi halkını, uşaklar, peygamberleri, bağ sahibinin oğlu İsa’yı ve ürünü toplayacak diğer kiracılar da, Mesih’in İkinci Gelişi’nde Mesih’i karşılayarak Tanrı’nın İradesi’ni yerine getirecek bir başka toplumu simgelemektedir. İsa, bu mesel ile, kendisine eziyet eden bir toplum bünyesine yeniden gelmeyeceğini açık bir biçimde ortaya koymuştur. Tanrı, daha önce İradesini gerçekleştirmesi için güven duymuş olduğu toplumdan, söz konusu misyonu geri alarak, Mesih’in gelişinde beklediği ürünleri verebilecek bir başka topluma aktaracaktır.

Bu durumda, Kitab-ı Mukaddes’te Mesih’in sanki İsrail’e geri döneceği izlenimini yaratan bölümlerin varlığı nasıl açıklanabilir? Bu soruyu cevaplamadan önce, İsrail’in ne anlama geldiğine bir açıklık kazandırmakta fayda var.

“İsrail” galip gelen demektir. Bu isim, Yakup’a, Yabbok geçidinde kendisi ile güreşen meleği yenişinden sonra verildi. (Tekvin 32:28) Yakup, melek ile, birlik temelinin oluşumu için gerekli Habillik pozisyonunu üstlenebilmek için güreşti. Habillik pozisyonunu başarı ile elde etmeye hak kazanıp, somut sunuyu yerine getirdikten sonra, Yakup, Mesih için aile temelini de başarı ile tesis etmiş oldu. Tanrı’nın onarım takdiri çalışması için sorumluluğu devralan soyunun devamındakiler de böylece İsrail ya da seçilmiş kavim olarak adlandırıldılar.

Bu anlamda, “İsrail” terimi, imanlarının sarsılmazlığı ile Tanrı adına zafer kazananları simgelediği için, illa Yakup’un soyunun devamında gelenleri kapsaması diye bir şey söz konusu değildir. Vaftizci Yahya’nın, Yahudilere söylemiş olduğu gibi, “Kendi kendinize Atamız İbrahimdir diye düşünmeyin, çünkü size derim, Tanrı, İbrahim’e şu taşlardan çocuklar yaratabilir.” (Matta 3:9), Tanrı’nın seçilmişleri olmak, eğer gereken ürün verilmiyorsa belli bir kitlenin tekelinde kalacaktır diye bir şey olamaz. Pavlus’un da vurgulamış olduğu gibi, “Çünkü dıştan öyle görünmekle kişi Yahudi olamaz, ne de bedence dıştan sünnetli görünmekle sünnetli olabilir. Tam tersine, gerçek Yahudi, iç yaşamda böyle davranan, yüreği sünnet edilmiş olandır. Yasa’da yazılanlara değil, Ruh’a uyandır.” (Romalılara Mektup 2:28-29) ve “Çünkü İsrail’in soyundan gelenlerin tümü İsrailli sayılmaz.” (Romalılara 9:6) Bütün bu sözlerde, Yahudilerin, yalnızca fizik anlamda İbrahim’in soyundan gelmiş olmaklığı kendilerine bir ayrıcalık gibi görüp böbürlenen ama gerçekte Tanrı’nın İradesi’ne göre yaşamayan kesimine yönelik derin bir serzeniş yer almaktadır.

Yakup’un soyunun devamında gelip de, Musa’nın önderliği altında, Mısır’dan çıkan kesimin İsrail olduğu, ancak çölde Tanrı’ya karşı koyduktan sonra artık bu tanımı hak etmedikleri söylenebilir. Tanrı’nın, onların çölde ölmelerine seyirci kalması ve de yalnızca gerçek İsrail olarak kabul ettiği genç kuşağın Kenan diyarına girmesine izin vermesi bu nedenledir. Böylece Kenan diyarına girebilen İbrahim’in soyunun devamında gelenlerden İsrail’in kuzey krallığının bünyesindeki on kavmin de, Tanrı’yı karşılarına alması ile, Tanrı’nın seçilmiş kavmi olma niteliğini yitirmelerinden ötürü yok olmasından sonra geriye, Tanrı’nın İradesi’ni gözetmeye devam etmekle sonuçta İsa’yı karşılamaya nitelikli toplum da olan iki kavim, yalnızca seçilmiş kavim olarak kalabildiler. Ne var ki, İsa’nın çarmıh üzerinde ölüme yollanması ile bu kesim de, Tanrı’nın onarım takdiri çalışması içerisinde merkezi sorumluluk üstlenme yeterliliğini yitirmiş oldu.

İsa’nın çarmıha gerilişinden sonra, Tanrı’nın takdirsel onarım çalışması içerisinde merkezi sorumluluk üstlenen toplum ise, İbrahim’in imanını ve de İbrahim’in soyunun devamında gelenlerin tamamlamadıkları misyonu devralan Hıristiyanlar oldu. Pavlus bu değişikliğe “İsrailliler suç işledikleri için uluslara kurtuluş geldi. Öyle ki İsrailliler onlara imrensin.” (Romalılara 11:11) şeklinde tanıklık etmekte ve de Tanrı’nın onarım takdirindeki merkezi rolün Yahudilerden diğer uluslara geçtiğinin altını çizmekte idi. (Elçilerin İşleri 13:46) Özetle tüm bu sıralanan nedenlerden ötürü, Mesih’in İkinci Gelişi için gerekli temeli atmakla yükümlü seçilmiş toplum, İbrahim’in soyunun devamındakiler değil, İbrahim’in imanını miras alan Hıristiyanlardır.

3.2 Mesih, bir Doğu ülkesinde doğacak

İsa’nın da bağcı meseli ile ortaya koymuş olduğu gibi (Matta 21:33-43), Yahudi halkı, meseldeki kiracıların bağ sahibinin oğlunu öldürmesi gibi, İsa’yı çarmıha yolladığı noktada takdirsel misyonunu da yitirmiş oldu. Bu durumda, Tanrı’nın çalışmasındaki bu merkezi rolü devralacak ve gerekli ürünleri verebilecek millet hangisi olacaktır? Yine Kitab-ı Mukaddes’i ölçü aldığımızda, bu ülkenin bir Doğu ülkesi olduğunu görmekteyiz.

Esinleme kitabında, yedi mühürle mühürlenmiş bir kitaptan söz edilir. Tahtta oturanın sağ elinde bir kitap gördüm. İçi arkası yazılıydı ve yedi mühürle mühürlenmişti. Güçlü bir melek gördüm. Yüksek sesle şunları yayıyordu: Kitabı açmaya ve mühürlerini çözmeye yaraşan kimdir? Ne gökte ne yeryüzünde ne de yeraltında kitabı kimse açamadı, içine bakamadı. Acı acı ağladım. Çünkü kitabı açmaya da, içine bakmaya da yaraşan biri bulunamamıştı. İhtiyarlardan biri bana, “ağlama” dedi. “Bak, Yahuda soyunun aslanı, Davut’un kökü, kitabı ve yedi mührünü açmak için yengi kazandı.” (Esinleme 5:1-5)

Yahuda soyunun aslanı, Mesih’i simgelemektedir. Son Günler’de yedi mührü açacak olan kişi odur. Altı mühür açıldıktan sonra: Sonra gün doğusundan çıkan başka bir melek gördüm. Diri Tanrı’nın mührünü taşıyordu. Kendilerine yeri ve denizi kırıp, geçirme yetkisi verilen dört meleğe yüksek sesle bağırdı:” Tanrımızın kullarının alınlarına mühür vurmamızı bekleyin o vakte dek yeri, denizi, ağaçları kırıp, geçirmeyin. Alınlarına mühür vurulanların sayısını duydum. İsrailoğullarının tüm soylarından yüz kırk dört bin kişiydi. (Esinleme 7:2-4)

Bu, yaşayan Tanrı’nın mührünü, güneşin doğduğu yer olan Doğu’da, 144.000 kişinin alınlarına vuracağına işaret etmektedir. Seçilmiş olan bu kişiler, dönüşünde Kuzu’ya eşlik edeceklerdir. (Esinleme 14:1) Böylece, Tanrı’nın çalışmasını miras alarak İkinci Geliş için gerekli ürünleri verecek milletin, Doğu’da yer aldığı sonucunu çıkarabiliriz. Mesih, bir Doğu ülkesinde doğarak Tanrı’nın 144.000 seçilmişi tarafından karşılanacaktır. Peki hangi Doğu ülkesi, Mesih’i karşılamak için seçilmiş ülke olma niteliklerine sahiptir?

3.3 Söz konusu bu Doğu ülkesi Kore’dir

Eski zamanlardan beri, Doğu’da yer alan ülkeler olarak, üç ülkenin, Kore, Japonya ve Çin’in adı geçer. Bunların arasından Japonya, bütün tarihi boyunca, Amaterasu-omi-kami adını verdiği bir güneş tanrıçasına tapınageldi. Japonya, İkinci Geliş dönemine de, Kore Hıristiyanlığına ciddi bir şekilde eziyet eden faşist bir ülke olarak girdi. Öte yanda Çin, İkinci Geliş dönemini, komünizmin cirit attığı bir ülke olarak karşıladı ve sonrasında da komünist rejimi seçen bir ülke oldu. Böylece, gerek Japonya, gerekse Çin, takdirsel bakış açısından Şeytan safında yerlerini aldılar. Bu durumda, İkinci Geliş’te Mesih’i karşılama yeterliliğine sahip tek Doğu ülkesi olarak geriye Kore kalmaktadır.

Şimdi, Prensip’in bakış açısından, Kore’nin hangi anlamlarda, Mesih’in İkinci Gelişi’ni karşılama yeterliliğine sahip ülke pozisyonunu kazandığına açıklık getirelim. Mesih’in döneceği bir ülke olarak, Kore’nin aşağıda sıralanacak nitelikleri bünyesinde barındırıyor olması gerekmekte idi.

3.3.1 Milletsel seviyede bedel ödeme şartı

Kore’nin, Mesih’i karşılamaya layık bir ülke olabilmesi için, Kenan’ın kozmik seviyede onarımına yönelik, Şeytan’dan ayrılışı simgeleyen kırk sayısını esas alan, milletsel çerçevede bir takdir sınavını aşması gerekmekte idi.

Kore’ye böylesi bir bedel ödeme zorunluluğu verilmiş olmasının nedeni, Mesih’in dönüşü eğer Kore’de olacaksa, Korelilerin Üçüncü İsrail pozisyonunu üstlenecek olmalarına dayanmaktaydı. Eski Ahit Çağı’nda, Tanrı’nın İradesi’ni daima gözeten İbrahim’in soyunun devamında gelip, Mısır’da eziyet çekenler İlk İsrail pozisyonunda bulunmakta idiler. Diriltilmiş İsa’yı yücelterek onarım takdiri çalışmasını sürdüren ve Yahudiler tarafından kafir olarak nitelendirilen Hıristiyanlar ise, Yeni Ahit Çağı’nda, İkinci İsrail pozisyonunda yer aldılar. Mesih, İkinci Gelişi’nde de, büyük bir olasılıkla, acı çekip, Nuh’un günlerinde olduğu gibi, kendi kuşağı tarafından reddolunacaktır şeklindeki peygamberlik sözlerini gerçeğe dönüştürür şekilde (Luka 17:25) zamanının Hıristiyanları tarafından kafir olarak nitelendirilip, yargılanacaktır. Eğer olaylar bu yönde gelişirse, Tanrı da, İsa’yı reddeden Yahudileri terk ettiği gibi, Mesih’e eziyet edecek Hıristiyanları da terk etmek zorunda kalacak demektir. (Matta 7:23) O zaman da, gelen Mesih’i karşılayıp, Tanrı’nın takdir çalışmasının üçüncü ayağını tamamlamada Ona destek olacak olan Kore halkı, Üçüncü İsrail pozisyonunda yer alacaktır.

İlk İsrail, Mısır’da, dört yüz yıl eziyet çekti. Bu, Kenan’ın onarımı için, milletsel süreçte Şeytan’dan ayrılışı simgeleyen kırk sayısını esas alan takdirin tamamlanması için gerekli idi. İkinci İsrail de, aynı nedenlerden ötürü ancak bu kez, Kenan’ın onarımına yönelik dünya seviyesindeki süreç içerisinde, Roma İmparatorluğu bünyesinde yine dört yüz yıl süren bir eziyet dönemini aşmak durumunda kaldı. Kore halkına gelince, onlar da Üçüncü İsrail pozisyonunda olaraktan, Şeytan safında yer alan bir milletin baskısı altında kırk sayısının onarılacağı bir süreç içerisinde acı çekmek durumunda kaldı. Böylelikle de, Kenan’ın onarımına yönelik kozmik seviyedeki sürecin başlatılabilmesi için gerekli Şeytan’dan ayrılışı simgeleyen kırkı esas alan takdirsel onarım planını yerine getirdiler. Bu süreç, Kore’nin, Japonya’nın bir kolonisi olarak, tarifsiz zorluklar yaşadığı kırk yıllık süre oldu.

Kore, Japonya’nın emperyalist politikasının ilk hedeflerinden biri oldu. 1905 yılında, Japonya’yı temsil eden Hirobumi İto ile, Kore’yi temsil eden Wanyong Lee arasında sonuca ulaştırılan Ülsa Koruma Antlaşması ile, Kore, Japonya’nın korumacılığı altına alınma adı altında, Japonya’nın baskıcı ve yaptırımcı egemenliği altına alındı. Kore’nin tüm diplomatik hakları, tamamen Japon Dışişleri Bakanlığı’nın inisiyatifi altına girdi ve Japonya, Kore’nin tüm içişlerine yönelik konuları kontrol edebilmek için de, Kore’nin her bir bölgesinde askeri valilikler oluşturdu. Böylece Japonya, çok kısa bir süre içerisinde, Kore halkına, politik, diplomatik ve ekonomik konularda kendi iradesini zor kullanarak kabul ettirdi.

1910 yılına gelindiğinde de, Japonya, yine güç kullanarak, Kore’yi ilhak etti. Japonlar, bu dönem içerisinde, Kore halkına karşı, büyük bir mezalim gerçekleştirerek pek çok vatanseveri tutuklayıp, sorgusuz, sualsiz idam ettiler ve halkın en temel özgürlüklerini kısıtladılar. 1 Mart 1919’da, bağımsızlık hareketinin baş göstermesi ile birlikte de, Japonlar, yarımadanın tüm bölgelerinde binlerce sivil Koreliyi öldürdüler. 1923’teki büyük Kanto depremi sırasında, Japonlar, Tokyo’da yaşamakta olan masum Korelileri, günah keçisi niyetine topluca katlettiler.

Bu durumlara tahammül edemeyen pek çok Koreli, evlerini ve sahip oldukları tüm şeyleri bırakarak özgürlük arayışı içerisinde Mançurya’ya kaçtılar. Orada, anlatılmaz zorluklara göğüs gererek vatanlarının bağımsızlığı için kalplerini ve ruhlarını verdiler. Japon ordusu, köy köy dolaşarak, bu sadık Korelileri ele geçirmeye çalıştı. Bazı köylerde, yaşlı, genç ayırmaksızın insanları bir binaya toplayıp, binayı ateşe vererek diri diri yaktılar. Japonya, bu zorbalığını, düşüşüne dek devam ettirdi.

1 Mart’taki bağımsızlık hareketi sırasında ve de Mançurya çöllerinde öldürülen Korelilerin büyük bir çoğunluğu Hıristiyanlar idi. Sömürgeci yönetiminin sonlarına doğru Japonya, Kore Hıristiyanlığını tümden felç etmeyi planlayan adı çıkmış bir politika belirleyerek, Hıristiyanları, Şinto tapınaklarında tapınmaya zorladı. Bu karara uymak istemeyenlerin bir kısmı hapsedildi, diğerleri ise idam edildiler. Kore halkı tüm bu baskıcı yaptırımlardan, 2.Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde, Japon İmparatoru Hirohito’nun boyun eğmesi ile ancak kurtulabildi.

Kore halkı böylece, 1905’teki Ülsa Antlaşması’ndan, 1945’teki kurtuluşlarına dek, tam kırk yıl boyunca ağır eziyetler çekti. Çektikleri eziyetler, İlk İsrail’in Mısır’da, İkinci İsrail’in de Roma İmparatorluğu bünyesinde çekmiş oldukları eziyetlere paralel idi. Kore’nin bağımsızlık hareketi, büyük bir ölçüde, gerek Kore, gerekse de Kore dışında, Hıristiyanlar tarafından yürütüldü. Japonya’nın zalim yönetiminden en çok zarar görenler de yine Hıristiyanlar oldu.

3.3.2 Tanrı ve Şeytan’ın ön saflarında yer alanlar

Son Günler’e gelindiğinde dünya da, demokratik ve komünist olmak üzere iki farklı dünyaya ayrıldı. Tanrı, Adem’e yaradılış üzerinde egemen olma kutsamasını bir kez vermiş bulunduğu için ve de Adem kendi özgür iradesi ile Şeytan tarafına geçme seçimini yapmış olduğu için, Tanrı, bir anlamda dizginleri Şeytan’a bırakarak, Adem’in soyunun devamında gelenlerin prensip dışı bir dünya yaratmalarına seyirci olmak durumunda kaldı. Ancak kuşkusuz, Tanrı tüm olan biteni yakından izleyerek, gözleri önünde ilmek ilmek oluşturulan bu prensip dışı dünyayı ne şekilde onarabileceğinin hesaplarını yapmakta idi. Mesih, bu düşmüş dünyayı, Tanrı tarafından ilk yaratıldığı dönemdeki asal durumuna onarmak üzere geri geldiğinde, yapacağı ilk işlerden biri de, komünist dünyayı kurtarmak olacaktır.

Bu anlamda da, kuşkusuz döneceği ülke, bu ilahi planın yürütülmesinde merkezi bir rol üstlenecektir. Mesih’in İkinci Gelişi’nin gerçekleşeceği ülke olan Kore, Tanrı için çok sevgili ama öte yandan Şeytan için de o kadar çok hor görülen bir yer olması itibarı ile Tanrı ve Şeytan arasındaki savaşta, demokrasi ve komünist güçlerinin çarpıştığı bir ön cephedir de. Tanrı’nın takdirsel çalışmasının tamamlanabilmesi için çizilen bu çarpışma noktası, Kore’nin otuz sekizinci paralelidir.

Tanrı ve Şeytan arasındaki bu çarpışma noktasında, bu çatışmanın sonucunu belirleyecek bir sununun, gerekli bir şart olarak sunulması gerekmektedir. Bu savaşta, Kore halkının kendisi, evrenin onarımı adına ön cepheye sürülen söz konusu bu sunu oldu. O nedenle Tanrı, Kore’yi, tıpkı İbrahim’in sunularının ikiye bölünmeleri gibi, ikiye ayırdı. Kore’nin otuz sekizinci paralelde, biri Kabil, diğeri Habil nitelikli iki ülkeye ayrılmasının gerisindeki takdirsel neden buna dayanmaktadır. Otuz sekizinci paralel, demokrasi ve komünizm, aynı zamanda da Tanrı ile Şeytan arasındaki savaşın da ön cephesidir. Otuz sekizinci paralel etrafında ortaya çıkan Kore Savaşı, yalnızca bir içsavaş değil, demokratik ve komünist dünyalar arasındaki bir çatışma dahası Tanrı ve Şeytan arasındaki bir mücadele idi de. Bu savaşın, onarım takdiri çalışmasının tamamlanabilmesine yönelik bir anlamı olduğu için de, Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerin silahlı kuvvetleri, tarihte bir ilk oluşturacak şekilde bu savaşta yerlerini aldılar. Bu savaşa katkı veren ülkeler, bu takdirsel önemin farkında olmasalar bile, her biri, ruhsal anavatan olacak bu ülkenin kurtuluşu için, Tanrı’nın İradesi’ne uygun bir şekilde biraraya geldiler.

İnsanlığın ilk atalarının düşüşlerinde, Tanrı’nın ve Şeytan’ın tarafları tek bir noktadan ayrıldılar. Yaşam ve ölüm, iyi ve kötü, sevgi ve nefret, şans ve şanssızlık hepsi, tek bir noktadan çıkış bularak birbirleri ile sürekli çatışma içinde olacakları bir noktaya geldiler insanlık tarihi içinde. Bu bölünmüş gerçeklikler, birbirlerinden ayrı bir şekilde, daha sonra demokratik ve komünist dünyalara doğru gelişecek Kabil ve Habil nitelikli dünyalara doğru yönlendiler. Bu iki karşıt güç, global bir çatışma noktasına ise Kore yarımadası merkez olacak şekilde geldi. Dinler, ideolojiler, politik güçler ve ekonomik sistemlerin tümü Kore toplumu bünyesinde çatışma içerisine girdiler ve daha sonra global etkileri olacak şekilde büyük bir karışıklık yarattılar. Bunun nedeni, ruh dünyasında yer alan fenomenin fiziksel bir realite olarak merkezi takdirsel ülke olan Kore’de açılıp, gözler önüne serilmesi ve de dünya seviyesine gelişimi idi. Bu sosyal ve ideolojik kaosun gündeme gelişi, yeni bir dünya düzeninin yaklaştığının da sinyallerini vermekte idi. Bir zamanlar İsa’nın söylemiş olduğu gibi, “Dal filizlenmeye başlayıp, yapraklar yeşillenince yazın yakın olduğunu anlarsınız.” (Matta 24:32)

Öğrencileri İsa’ya, döneceği yeri sorduklarında, İsa, “ceset nerede ise, akbabalar kartallar da orada toplanacaklar” (Luka 17:37) şeklinde karşılık verdi. Sonsuz yaşam ve sonsuz ölüm, Tanrı ve Şeytan’ın mücadelesinin ön cephesi olan Kore’de çarpıştı. Akbabalar tarafından simgelenen kötülüğün güçleri, bu topraklara, ruhsal anlamda ölü olanları bulma arayışı ile gelirlerken, Mesih, dönüşünde sonsuz yaşamı hak edeceklerin arayışı ile bu topraklara gelecektir.

3.3.3 Tanrı’nın kalbi için nesne oluşturabilecek duyarlılıktaki birim

Tanrı’nın Kalbi’ne nesne birimler olabilmek için, öncelikle, kan, ter, gözyaşı dökülen sürecin aşılması gerekir. İnsanlar, Şeytan’ın egemenliği altına girip, Tanrı’ya karşı duruş aldıklarından bu yana, Tanrı, çocuklarını yitirmiş bir ebeveyn kalbi ile tarifsiz acılar yaşadı. Tanrı, günahkar dünya içerisinde, her şeye rağmen çocukları olan, ahlaken düşüp, karakterde zayıflayan insanlarını kurtarma mücadelesini veregeldi. Ve bunu yapmaya çalışırken de zaman zaman, en doğru, en sevdiği çocuklarını, ki buna yegane mükemmel oğlu olan İsa da dahil olacak şekilde, şeytani dünyaya feda etmek zorunda kaldı. Tanrı, insanoğlunun Düşüşü’nden bu yana, için için acı çeken bir Tanrıdır. (Tekvin 6:6) Dolayısı ile, Tanrı’nın İradesi adına şeytani dünya ile çarpışan ister birey, ister aile isterse de millet olsun, tüm birimler, bu mücadelede, kan, gözyaşı ve ter dökmek zorundadır.

Bizler, eğer gerçekten de, sadık ve imanlı çocuklar isek, nasıl olur da, Göksel Babamız bu denli derin acılar içerisinde kıvranıyorken, kendi halinden memnun rahat bir şekilde kalıp, aynı zamanda da halen Onun nesne birimleri olduğumuzu düşünebiliriz? Mesih’i karşılayacak ülkenin de, sonsuz bağlılık ve tefekkür göstererek, Tanrı’nın Kalbi için bir nesne birim oluşturması söz konusu olduğundan, kan, gözyaşı ve terden geçen bir süreci aşması kaçınılmazdır. Gerek İlk, gerekse de İkinci İsrail acı ve güçlüklerle dolu böylesi bir süreci aştılar. Üçüncü İsrail konumundaki Kore halkı da aynı süreci yaşamak zorunda kaldı.

Yaşamış oldukları acılar tarihi, Tanrı’nın seçilmiş insanlarının aşmaları gereken bir süreç idi. Ancak kuşkusuz, hiç kimse, böylesi dertler ve sıkıntılarla dolu bir yolun ilerde ne gibi kutsamaları beraberinde getireceğini önceden kestiremez.

Tanrı’nın Kalbi için nesne birim oluşturacak niteliklere sahip millet, iyilik özellikleri ile de yüklü bir millet olmalıdır. Dört bin yıllık bir tarihe sahip homojen bir ırk olan Kore halkı, tarihi boyunca diğer ülkelere çok nadiren müdahale etti. Kokuryo ve Silla dönemleri süresinde, askeri güçlerinin dorukta olduğu zamanlarda bile, Koreliler, güçlerini yalnızca, kendilerine saldıranlara karşı kullanmakla yetindiler. Şeytan’ın temel tabiatının, başkalarının haklarına saldırganca tecavüz etmek olduğu göz önüne alındığında, Kore halkının, Tanrı tarafında yer almak için yeterli niteliğe sahip olduğu anlaşılabilir. Tanrı’nın stratejisi hep, kendi tarafı bir kez saldırıya maruz kaldıktan sonra zafer kazanmak şeklinde olageldi. Tarih süresince sayısız peygamberler ve müminler feda edilmiş, hatta ve hatta İsa bile haç üzerinde ölmüş olmasına rağmen, her defasında sonunda kazanan taraf Tanrı tarafı oldu. Örneğin, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda da, saldırgan taraflar, Şeytan’ın tarafı olmalarına rağmen, sonuçta kazanan taraf, Tanrı safında yer alan ülkeler oldu. Aynı prensipten hareketle, Kore halkı da sayısız kereler yabancı güçler tarafından istila edilmesine rağmen, Tanrı’nın tüm bu sıkıntılara göğüs germe nedeni, merkezi sorumluluğu olan bu ülke insanlarının bu sıkıntılara göğüs germeleri ile kendi safında kalmalarını sağlamak ve böylece de nihai zaferi garantiye almalarına imkan sağlamak içindi.

Kore halkı, doğuştan inançlı bir karakter yapısına da sahip bir halktır. İnanca olan bu doğal yatkınlıkları, onları daima, fizik realiteyi aşan ve daha derin değeri olan şeyler için mücadeleye yönlendirmiştir. Kültürlerinin henüz ilkel olduğu eski zamanlardan beri, Kore halkı, Tanrı’ya tapınma yönünde güçlü bir istek sergilemiştir. Kore halkı, tabiatı batıl bir şekilde tanrılaştıran dinlere ya da geçici yaşam içerisinde mutluluk arayışlarına hiçbir zaman çok sıcak bakmamış ve her zaman, bağlılık, erdemlilik, aile dayanışması, yurt bağlılığı, Tanrı bağlılığı gibi değerleri ön planda tutmuştur. Bu değerleri ifade eden “Shim-ch’ong’un Hikayesi” ve “Ch’un-hyang’ın Hikayesi” gibi halk hikayelerine duydukları ilgi, kültürlerinin temelinde yer alan bu güçlü güdüden kaynaklanır.

3.3.4 Mesih’in gelişine yönelik peygamberlik sözleri

Kore halkı uzun zamanlar, peygamberlerinin açık tanıklıkları ile beslenen bir mesih beklentisi içerisinde olageldi. İlk İsrail, peygamberlerinin söyledikleri şekilde, Mesih’in kralları olarak gelip, Krallığı tesis edeceğine ve de kurtuluşu getireceğine inandı. (Malaki 4:2-5, İşaya 60:1-22) İkinci İsrail de, zorluklar içerisinde bir iman yaşantısına dayanmak gücünü, Mesih’in yeniden geleceği ümidine dayanarak buldu. Benzer şekilde, Üçüncü İsrail konumundaki Kore halkı da, hep Doğru bir Kralın ortaya çıkarak topraklarında yüce ve sonsuz bir krallık oluşturacağına yönelik bir peygamberliğe inanageldi. Bu umuda sarılarak, başlarına gelen her şeye sabırla göğüs gerecek gücü buldular. Kore halkı bünyesinde kök salan mesihin gelişine yönelik bu beklenti, on dördüncü yüzyılda, Yi hanedanının başlangıcında yazılmış bulunan, bir peygamberlik kitabı olan Chonggamnok’a dayanmakta idi.

Söz konusu peygamberlik sözlerinde, yeni bir kralın ortaya çıkacağı belirtildiği için, yönetici sınıf bu düşünceyi sindirmeye çalıştı. Nitekim, Japon sömürgeci rejimi kitabı yakıp, inananlarına baskı yaparak, bu kavramın yerleşmesine set çekmek istedi. Hıristiyanlığın yaygın bir biçimde kabulünden sonra ise, bu kez de bu düşünce, batıl diye nitelendirilerek hafife alındı. Ne var ki, mesihin geleceğine yönelik bu umut, bugün hala Kore halkının ruhunun derinliklerinde içten içe yaşamaktadır. Chonggamnok’ta söz edilen ümitle beklenen Adil Kral, Chongdoryong (Tanrı’nın gerçek Söz’ü ile dönecek olan kişi) ismini de taşır. Gerçekte de bu, Kore’de ortaya çıkacak olan Mesih’e yönelik bir Kore peygamberlik sözüdür. Hıristiyanlığın Kore’ye gelişinden önce bile, Tanrı, Chonggamnok aracılığı ile bu halka, Mesih’in kendi ülkelerinde doğacağını ifşa etmişti. Bugün, din bilginleri bu peygamberlik kitabında yer alan pek çok bölümlerin, Kitab-ı Mukaddes’teki peygamberlik sözleri ile uyuştuğunu kabul etmektedirler.

Bunun yanısıra, Kore’de yer alan değişik inançlara bağlı her inanan kesim arasında, dinlerinin kurucularının Kore’ye döneceği yönünde esinlemeler alanlar bulunmaktadır. Kültürel sahaların oluşum sürecinin yer alış şeklini (Eskatoloji 4:2) incelememizden öğrendik ki, tüm dinler, belli bir dinin merkezinde birbirlerine yaklaşmakta ve biraraya gelmektedirler. Tanrı’nın arzusu, Son Günler’de, Hıristiyanlığın, tarihte yer alan pek çok dinin amaçlarını tamamlama sorumluluğunu üstlenecek din olması yönündedir. Hıristiyanlık düşüncesinin merkezi olarak gelecek olan Mesih’in İkinci Gelişi, dinlerin kurucularının yerine getirmek için çaba sarfettikleri amaçları yerine getirecektir. O nedenle de, sahip olduğu bu misyon çerçevesinde, dönecek olan Mesih, her dinin kurucusunun ikinci gelişi olarak da kabul edilebilecektir. (Diriliş 2.4) Ne ki, değişik dinlerin kurucularının ikinci gelişleri, Kore’de, değişik esinlemelerin gerçeğe dönüşü şeklinde, farklı bireyler bünyesinde yer almayacaktır. Bu esinlemelerin tamamlanışı olarak, bir tek kişi, Mesih’in İkinci Gelişi olarak gelecektir. Değişik inançlarda, inananlara geleceği açıklanmış Kurtarıcı, Budizmdeki Maitreya Buddha, Konfüçyanizm’deki Gerçek Adam, Ch’ondogyo dininin kurucusu Ch’oe Su-un’un dönüşü ve de Chonggamnok peygamberlik kitabında sözü edilen Chongdoryong’un gelişleri de dahil olmak üzere, Mesih’in İkinci Gelişi’nden başkası değildir.

Son olarak, Hıristiyanların ruhsal anlamda açık olanlarına verilen pek çok esinleme ve işaretlerde de, Mesih’in İkinci Gelişi’nin Kore’de yer alacağına tanık olmaktayız. Tanrı’nın, Son Günler’de ruhundan sağanak gibi insanların üzerlerine dökeceği yönündeki peygamberlik sözleri (Elçilerin İşleri 2:17), özellikle de Kore halkı bünyesinde gerçekleşmektedir. Ruhta sadık Hıristiyanların pek çoğu, ruh dünyasının, en düşük seviyelerinden cennete kadarki farklı seviyelerindeki ruhlarla iletişim içerisine girdiklerinde, Mesih’in, Kore’de döneceğine yönelik çok açık bilgiler almaktadırlar. Ancak, Kore Hıristiyan kiliselerinin bugünkü yöneticileri ne yazık ki henüz bu gerçeğe uyanabilmiş değillerdir. Ve de misyonlarını, ruhsal anlamda bilgisizlik içerisinde olaraktan zamanın işaretlerinden bihaber bir biçimde sürdürmektedirler. Bu, İsa zamanında olan şeylerin tekrarıdır. Mesih’in doğumunu ilk kabul edenler olmak durumundaki kahinler, hahamlar ve yazıcılar, ruhsal anlamda kapalı oldukları için bu gerçeğe tamamen gözlerini kapadılar. Öte yanda, İsa’nın doğuşunu bilenler, kendilerine esinlemeler verilmiş astrologlar ve çobanlar oldular.

İsa: “Şükürler sana ey Baba, Yerin ve Göğün Rabbi, Çünkü bunları bilginlerden ve akıllılardan gizledin ve ağzı süt kokanlara açıkladın.” (Matta 11:25) dediğinde, bir yandan zamanının Yahudi liderliğinin ruhsal kapalılığına için için ağlarken, diğer yandan da, Tanrı’nın, lütfunu, eğitimi olmayan fakat ruhta saf olanlara bağışlamış olmasından dolayı duyduğu şükranı dile getirmekte idi. Bugünün Kore Hıristiyanlığı bünyesinde de, çok daha karmaşık şekillerde de olsa, İsa zamanındaki gibi, aynı fenomenin kendini tekrarladığına tanık olmaktayız. Tanrı, ruhta saf ve masum sıradan inananlar kanalı ile, Son Günler ile ilgili pek çok göksel gizleri insanlığa açıklamaktadır.

Ne var ki, bu inananların büyük bir kesimi, kendilerine ulaştırılan bilgileri kamuya açık bir şekilde ifade ederlerse kafir olarak nitelendirilecekleri ve dışlanacakları endişesi ile, bu gerçekleri kendilerine saklamayı yeğlemektedirler. Diğer yanda, İsa zamanındaki kahinler, hahamlar ve yazıcılar gibi, pek çok Hıristiyan ruhban görevlisi de, Kitab-ı Mukaddes bilgilerinden ve onu yorumlayabilme yeteneklerinden duydukları gurur ve hoşnutluk içerisinde, cemaatleri içerisinde edindikleri saygınlığın tadını çıkarmakta ve de görevlerinin yaptırımlarını yerine getirmekle beraber, Tanrı’ya büyük bir acı verecek şekilde Son Günler’e yönelik takdirsel çalışmadan ne yazık ki tamamen bihaber yaşamaktadırlar.

3.3.5 Bütün kültürlerin bir potada kaynaşmaları

İnsanoğlunun, bilgisizliğinin iki boyutunu ortadan kaldırma arayışına bir cevap olmak üzere, din ve bilim üzerine kurulmuş bulunan ruhsal ve maddesel uygarlıkların, uyum içerisinde birleştirilmeleri gerekmektedir. İnsan yaşamına yönelik temel sorunlara kalıcı çözümler getirilip, Tanrı’nın ideali olan bir dünyanın gerçekleştirilmesi ancak o noktadan sonra söz konusu olabilir. (Eskatoloji 5:1) Mesih’in bunu gerçekleştirmek için geleceği dünyada, bilim ve yaşanılan ortam uygarlığın en üst seviyesinde gelişmiş olacak ve de takdirsel tarihin dikey süreci ile gelişen tüm uygarlıklar, Mesih’in öncülüğü altında yatay anlamda da gelişeceklerdir. O nedenle, din ve bilim bünyesinden gelişerek tüm dünyaya yayılan uygarlığın ruhsal ve maddesel yönleri, yeni gerçeğin önderliğinde Kore’de kabullenilip, uyum içerisine girecekler ve daha sonra da, Tanrı’nın en içten arzusu olan ideal dünyada ürünlerini vermeye başlayacaklardır.

İlk etapta, karada gelişen tüm uygarlıkların esasları Kore’de ürünlerini vermelidirler. Mısır ve Mezopotamya’da ortaya çıkan eski kıta uygarlıkları, ürünlerini Yunan, Roma ve İberya yarımada uygarlıklarına, daha sonra da bir ada uygarlığı olan Büyük Britanya’ya devrettiler. Bu ada uygarlığı da kültürünü, bir kıta uygarlığı olan A.B.D.’ye aktardı. Daha sonra yön, A.B.D.’nin kültürünü, bir ada uygarlığı olan Japonya’ya aktarması ile değişti. Şimdi, tüm bu kültürlerin ürünleri, Mesih’in doğmak durumunda olduğu Kore yarımada kültüründe toplanmak durumundadır.

İkinci olarak, nehir ve deniz kıyılarında doğmuş olan uygarlıkların esasları, Kore’nin de içerisinde yer aldığı Pasifik kültür sahasında ürünlerini vermelidir. Nil, Dicle, Fırat nehirleri kıyılarında doğmuş olan nehir uygarlıkları, kültür birikimlerini, Akdeniz’i çevreleyen Yunanistan, Roma, İspanya ve Portekiz ülkelerine, bunlar da, kendi birikimlerini, Atlantik Okyanusu’nda yer alan Büyük Britanya ve A.B.D.’ye aktardılar. Şimdi ise, bugüne dek yerleşiklik kazanmış tüm bu uygarlıkların ürünleri, A.B.D., Japonya ve Kore’yi birbirine bağlayan Pasifik Okyanusu kültür sahasında toplanmak durumundadır.

Son olarak, farklı iklim kuşaklarında doğmuş bulunan uygarlıkların ürünleri de, Kore’de toplanmak durumundadır. Mevsim geçişlerinde, yaşayan canlılar, yaşamlarına ve çoğalmalarına baharda başlayıp, yaz boyu gelişip, sonbaharda ürün vererek, kışa da rezervlerini saklarlar. Bahar, yaz, sonbahar ve kış devirleri, yalnızca yıldan yıla değil, sabah, bahara, öğleden sonra yaza, akşam sonbahara, gece de kışa mukabil olacak şekilde gün içerisinde de tekrarlanırlar. İnsan yaşamının dört dönemi: çocukluk, gençlik, ortayaşlılık ve yaşlılık da bu formata uyar. İnsanlık tarihi de, Tanrı’nın yaradılışını belirleyen Prensipi’nin bir yönü yaşamın uyumlu ve mevsimsel döngüsü olduğu için, mevsimlere göre açılım gösterir.

Tanrı, Adem ve Havva’yı, insanlık tarihinin baharında yarattı. O nedenle de, tarih, Aden’in ılımlı iklim kuşağında başlamak durumundaydı. Daha sonra ise, tarih, kendi yaz mevsiminde tropik, sonbaharında serin bir iklim kuşağına geçip, zirvesine, kışı simgeleyen soğuk iklim kuşağında ulaşmak durumundaydı. Ancak, Düşüş’ün gündeme gelişi ile birlikte, insanlar, ilkeller seviyesine düştüler ve ılımlı bir iklim kuşağı uygarlığı yaratacaklarına, zamansız bir şekilde, ilkel insanların yaşadıkları tropikal iklim kuşağında yaşamaya başladılar. Ve Afrika kıtasında, Mısır tropik kuşak uygarlığını tesis ettiler. Bu kıta uygarlığı daha sonra, birikimini, serin iklim kuşağı uygarlıklarının geliştiği yarımadalara ve adalara aktardı. Onlar da, kendi uygarlık birikimlerini, Sovyetler Birliği’nin soğuk iklim kuşağı uygarlığına aktardılar. Şimdi ise, yeni bir Aden’in yaratılması için, ılımlı bir iklim kuşağının oluşumuna geçilmesi zamanıdır. Ve bu geçiş de, tüm uygarlıkların birleşme noktası olan Kore’de yer almak durumundadır.