Konu 2. Nuh’un Ailesi Bünyesinde Onarım Takdiri Çalışması
Kabil, Habil’i öldürmekle, onarım takdiri çalışmasının Adem’in ailesi bünyesinde tamamlanmasına set çekmiş oldu. Ancak, Tanrı, yaradılış amacının tamamlanmasını mutlak bir şekilde daha başlangıçtan belirlemiş ve bu İrade de mutlak ve değişmez olduğu için, Habil’in Tanrı’ya karşı göstermiş olduğu sadık kalp temeli üzerinde, kardeşi Şit’i onun yerine seçti. (Tekvin 4:25) Ve Şit’in soyunun devamında gelenler arasından da, Adem’in ailesi bünyesinde yerine getirilemeyenleri gerçekleştirmek üzere, Nuh’un ailesini seçerek, takdirsel çalışmasında yeni bir sayfa açtı.
Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın, dünyayı tufan ile yargılayarak, Nuh’a: “Önüme bütün beşerin sonu geldi, çünkü onların sebebi ile bütün yeryüzü zorbalıkla doldu ve işte ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim.” (Tekvin 6:13) dediği yazar. Bu sözlerden, Nuh döneminin Son Günler olduğunu anlıyoruz. Tanrı, tufan yargısından sonra, Nuh’un ailesinin oluşturacağı temel üzerinde Mesih’i yollayarak, yaradılış amacını sonuca ulaştırmayı planlamış idi. O nedenle, Nuh’un ailesi, önce, iman temelini onaracak şekilde gereken bedel şartını ve sonrasında da birlik temelini onaracak şekilde gerekli bedel şartını yerine getirmek durumunda idi. Böylece Nuh’un ailesi, Adem’in ailesinin gerçekleştirmede başarılı olamadığı Mesih’i karşılama temelini, gereken bedeli ödeyerek onarmakla yükümlü kılındı.
2.1 İman temeli
2.1.1 İman temelinin onarımı için gerekli merkez kişi
Nuh’un ailesi bünyesindeki onarım takdiri çalışmasında iman temelini onarmak durumundaki merkezi kişi Nuh idi. Tanrı, Nuh’u, Adem’den tam on nesil ya da bin altı yüz Kutsal Kitap yılı sonrasında, Adem’in ailesi kanalı ile gerçekleştirmeyi düşündüğü İradesini yerine getirmesi üzere seçti. Buna bağlı olarak da, tıpkı Adem’in ailesinde yapmış olduğu gibi (Tekvin 1:28), Nuh ve ailesini, “Siz semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun.” şeklinde kutsadı. (Tekvin 9:7) Bu anlamda Nuh, insanlığın ikinci ebeveyni konumunda yer almakta idi.
Tanrı, Nuh’u “yeryüzünün zorbalıkla dolduğu” (Tekvin 6:11) bir zamanda göreve çağırdı. Nuh, olanca hor görü, alay ve hakaretlere maruz kalma pahasına, Tanrı’nın direktifleri doğrultusunda, tam yüz yirmi yıl boyunca bir dağın tepesinde bir gemi inşası için çalıştı. Bu çok güçlü iman temeli üzerinde Tanrı, Nuh’un ailesi merkez olmak üzere, yeryüzüne tufan yargısını yolladı. Bu anlamda, Nuh, ilk iman babası olma onuruna da sahip oldu. Genelde bu lakap İbrahim’e atfedilmekle beraber, gerçekte Nuh bu ünvanı hak eden ilk kişi idi. Ancak, daha sonra görüleceği üzere, oğlu Ham’ın takdirsel anlamda günahkar bir davranışı sonrasında bu iman babalığı pozisyonu, İbrahim’e aktarılmış oldu.
Adem’in örneğinde, Adem’in, iman temelini onarmak durumundaki merkez kişi olması gerektiği ancak açıklanan nedenlerden ötürü bu sunuyu kendisinin sunamadığına değinmiştik. Nuh’un durumu bundan farklı idi. Nuh, Habil’in sadık ve imanlı kalp temeli üzerinde, Tanrı tarafından kabul edilebilir bir sembolik sunu sunmak üzere çağrıldı. Soyağacı bağlamında, Nuh, Habil’in yerini almak üzere seçilen Şit’in soyunun devamında geldiği ve de Tanrı’nın gözünde çok doğru bir insan olduğu için (Tekvin 6:9) gemiyi inşa ederek sembolik sunuyu sunmak için gerekli niteliklere de sahip bir kişi idi.
2.1.2 İman temelinin onarımı için gerekli şart nesnesi
Nuh’un, iman temelini onarmak için yerine getirmek durumunda olduğu şart nesnesi, bir gemi inşası idi. Gemi, çok özel sembolik anlamlara sahip idi. Nuh, insanlığın ikinci ebeveyni olarak Adem’in pozisyonunu sahiplenmeden önce, Adem’in düşüşünden ötürü Şeytan’ın özneliği altına giren kozmosun onarımı için gerekli bedel şartını yerine getirmek durumunda idi. O nedenle, Nuh’un kabul edilebilir bir şekilde sunmak durumunda olduğu bu şart nesnesinin yeni kozmosu simgeler bir nitelikte olması gerekiyordu. Nuh, işte bu anlam içerisinde, gemi inşasını tamamlayarak bir şart nesnesi olarak Tanrı’ya sundu.
Gemi, olgunlaşma sürecinin üç aşaması bünyesinde vücut bulan kozmosu simgeler biçimde üç kattan oluşmakta idi. Şeytan tarafından sahiplenilen Adem’in ailesinin sekiz bireyini temsilen gemiye alınan Nuh’un ailesinin sekiz üyesi, bedel yolu ile onarılmak durumunda idiler. Böylece, gemi kozmosu, geminin yöneticisi olarak Nuh, Tanrı’yı, Nuh’un aile bireyleri de insanlığı ve en nihayet gemiye alınan hayvanlar ise tüm tabiat dünyasını simgelemekte idiler.
Geminin tamamlanmasının hemen ardından Tanrı, dünyayı, kırk gün aralıksız süren yağmur tufanı ile yargıladı. Bu tufanın amacına gelince: Yaradılış Prensipi’ne göre, insanlar yalnızca bir tek efendiye tabi olacak şekilde yaratıldılar ancak insanlar Şeytan’ın özneliğini kabul edip, sürdürdükleri büyük bir yozlaşmışlık ve sefahat içerisinde bulundukları için, Tanrı’nın onlarla iletişim kurmada, ikinci bir öznelik konumunu kabullenmesi gerekirdi ki, bu da, prensipe aykırı bir durum olurdu. O nedenle, Tanrı tufan yargısı eşliğinde, günahkar insanlığı saf dışı bırakarak, yalnızca kendisi ile ilişki içerisinde olabilecek bir aile temelini oluşturmayı tasarladı.
Tanrı’nın tufanın süresini kırk gün olarak belirlemesinin nedeni neydi? Kırk günlük süreyi dört ve on sayıları temelinde değerlendirdiğimizde on sayısının birliği simgelediğini görmekteyiz. (Dönemler 2:4) Tanrı, Adem ailesi bünyesinde gerçekleştiremediği İradesi’ni gereken bedelleri ödeyerek yerine getirmesi için Nuh’u, Adem’in tam on nesil sonrasında göreve çağırdı. Tanrı, on sayısını içeren bir bedel süresini yerine tamamlayarak, yaradılış amacının tamamlanmasına yönelik yer alan takdirsel çalışmasının, İradesi ile yeniden birlik içerisinde olmasını amaçladı. Dahası, onarımın amacı, dörtlü durum temelinin oluşmasına yönelik olduğu için de, Tanrı, dört sayısını onaracak bir bedel ödeme süresi belirleyerek bu on nesillerden her birini yetiştirme uğraşı verdi. Özetle, Adem’den Nuh’a kadarki dönem, kırk sayısının onarıldığı bir bedel ödeyiş dönemi idi. Ne var ki o dönem insanlarının şehvete düşkünlüklerinden ötürü, kırk sayısının onarımının söz konusu olduğu bedel ödeme süreci Şeytan tarafından kirletilerek sahiplenildi. Nuh’un gemisine yönelik yeni takdirsel plan, Tanrı’nın dörtlü durum temelinin tamamlanmasına yönelik yeni bir girişimi oldu. O nedenle de Tanrı, daha önceki dönemde Şeytan tarafından sahiplenilmiş kırk sayısını telafi ederek onarmak adına, tufan yargısının süresini kırk gün olarak belirledi. Bu sayısal bedel sürecini yerine getirmekle Tanrı, iman temelinin onarımını sağlamayı arzuladı.
Böylece kırk sayısı, takdirsel çalışmaların ileri götürülmesinde, iman temelinin onarımında esas olan Şeytan’dan ayrılmayı simgeler bir özelliğe sahip oldu. Kırk gün süren Nuh’un Tufanı, Nuh’tan İbrahim’e kadarki dört yüz yıl, İsrailoğullarının Mısır’daki dört yüz yıllık esaretleri, Musa’nın iki kez tuttuğu kırkar günlük oruçlar, Kenan diyarında sürdürülen kırk günlük öncü arayışı, İsrailoğullarının çölde geçirdikleri kırk yıllık süre, Kral Saul, Davut ve Süleyman’ın kırkar yıllık hükümdarlıkları, İlya peygamberin kırk günlük orucu, Yunus’un Nineva şehrinin kırk gün içerisinde yok olacağına yönelik peygamberliği, İsa’nın çöldeki kırk günlük oruç ve dua süreci ve yine İsa’nın dirilişinden göğe alınışına dekki kırk günlük süre gibi verilebilecek ve sayıca çoğaltılabilecek örnekler, hep bu özelliğin işlerliğini ortaya koymaktadırlar.
Kutsal Kitap’ta, kırk gün süren yağmurların ardından Nuh’un, gemiden bir karga ve güvercini dışarı saldığı yer alır. (Tekvin 8:6-7) Bu eylemin, “Gerçek Rab Yehova, peygamber kullarına sırrını açmadıkça bir şey yapmaz.” (Amos 3:7) şeklinde Kutsal Kitap’ta yer aldığı gibi, geleceğe yönelik ne tür takdirsel gelişmelerin habercisi olduğunu hep birlikte inceleyelim.
Gemiyi inşa edip, kırk günlük tufanı da aşmakla, Nuh, kozmosun onarımı için gerekli bedel şartını başarı ile yerine getirmiş oldu. Tufan, evrenin vücuda getirilişi öncesindeki “..ve Allah’ın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.” (Tekvin 1:2) şeklinde Kutsal Kitap’ta ifade edilen kaotik ortamı simgelemekte idi. Dolayısı ile Tanrı’nın kırk günlük tufan sonrasında gemiye yönelik yaptığı çalışmalar, Tanrı’nın göğü ve yeri yaratışına yönelik tüm bir tarih sürecini de simgelemekte idi.
Nuh’un, sular çekilinceye dek konacak bir yer arayarak dönüp dolaşan kargayı gemiden dışarı salması neyi simgelemekte idi?
Bu durumda, Nuh’un kargayı gemiden dışarı saldığında, karganın sular çekilinceye dek konacak bir yer bulmak için dönüp dolaşmasının takdirsel zemindeki anlamı, Şeytan’ın her an tetikte bekleyerek tıpkı Başmeleğin, insanların yaradılışının hemen ertesinden başlamak üzere Havva’nın sevgisine sahip olma yollarını araması ya da yine Şeytan’ın Kain ve Habil’in sunularını sahiplenebilmek için pusuda beklemesi (Tekvin 4:7) örneklerinde olduğu gibi, Nuh’un aile biriminde de sahiplik iddia edebileceği bir şartın oluşmasını bekleyişini simgelemesi idi.
Nuh’un güvercini gemiden üç kez dışarı salması neyi simgelemekte idi?
Nuh’un güvercini gemiden üç kez dışarı salmasının tek nedeni ise, Kutsal Kitap, bunun, suların seviyesinin belirlenebilmesi amacı ile yapıldığı açıklamasını getirmiş olmakla birlikte kuşkusuz yalnızca bu değildi ve Nuh’un bu davranışının gerisinde çok daha önemli, Tanrı’nın gizemli İradesi ile bağlantılı derin anlamlar yatmakta idi. Kaldı ki Nuh, durumu bizzat görebilmek için, güvercini saldığı açıklıktan dışarıya pekâlâ bakabilirdi.
Tanrı’nın Nuh aracılığı ile Tufanın başlayacağını haber vermesinin yedi gün sonrasında, yağmurlar yağmaya başladı. (Tekvin 7:10) Kırk gün sonra ise, güvercin ilk kez olarak dışarı salındı ve bir süre uçtuktan sonra ise konacak yer bulmadığı için gemiye geri döndü ve Nuh onu içeri aldı. (Tekvin 8:9)
Güvercin ilk dışarı salındığında, ilk Adem’i simgelemekte idi. Tanrı, Adem’i, zamanın gündeme gelişi öncesinden başlamak üzere, onun aracılığı ile, yeryüzünde Kendisinin ilahi idealinin bir ifadesi olarak somut anlamda yer alacağı şekilde yaradılış idealinin gerçekleşmesi umudu ile yarattı. Ne var ki Adem’in düşüşü ile birlikte, Tanrı, ilahi idealini yeryüzünde Adem kanalı ile gerçekleştiremedi. Ve bir süre için bu ideali geri çekmek zorunda kalarak daha ileri bir tarihte gerçekleşecek şekilde ertelemek zorunda kaldı.
Bundan yedi gün sonra, Nuh, güvercini bir kez daha dışarı saldı. Sular henüz daha çekilmemişti ve güvercin bir kez daha gemiye geri döndü ancak bu kez ağzında, bir sonraki defa konacak yer bulacağını gösteren bir zeytin dalı taşımakta idi. (Tekvin 8:10-11)
İkinci kez gemi dışına yollanan güvercin, bu kez de, gelişi ilahi ideali yeryüzünde mutlak bir şekilde ifade edecek ikinci Adem pozisyonundaki kişiyi gerçekleştirme yönündeki Tanrı’nın ikinci girişimi olarak, İsa’yı simgelemekte idi. Öyle ki, eğer seçilmiş halk geldiğinde İsa’ya inanmazlarsa, “başını dayayacak bir yeri bile olmayacağından” (Luka 9:58) Tanrı’nın İradesi’ni tam anlamı ile gerçekleştirmesi mümkün olmayabilecekti. Bu durumda da, İsa, haç yoluna gitmek zorunda kalacak ve İkinci Geliş vaadini yaparak Tanrı’ya geri dönecekti.
Güvercin, henüz sular tam olarak çekilmediği için gemiye geri dönmüştü. Benzetme yapmak gerekirse, eğer daha çok sayıda Yahudi, İsa’yı inançla izlemiş olsa idi, İsa da, onların aralarında olabileceği güvenli bir yere sahip olarak, haç üzerinde ölmek durumunda kalmayacak ve de yeryüzünde Kutsallığın Egemenliği sistemini yerleştirebilmek yönündeki çalışmalarına devam edebilecekti.
Bir yedi gün daha geçtikten sonra, Nuh, güvercini bir kez daha dışarı saldı.
Ancak bu defa, sular tamamen çekilmiş olduğu için güvercin geri dönmedi. (Tekvin 8:12) Üçüncü kez dışarı yollandığında, güvercin, üçüncü Adem olarak gelmek durumunda olan Mesih’in İkinci Gelişi’ni simgelemekte idi. Bu olay, Mesih’in tekrar gelişinde, Tanrı’nın yaradılışa yönelik idealini bir daha asla yok olmamak üzere mutlak bir şekilde yerine getireceğinin bir ön habercisi idi. Güvercinin geri dönmediğini gören Nuh, nihayet gemiden çıkarak, günahtan arındırılmış yeni yeryüzüne ayak bastı. Bu, üçüncü Adem aracılığı ile, yaradılış ideali yeryüzünde gerçekleştirildiğinde, Yeni Aden bünyesinde, Tanrı’nın, kendisine inanıp, onurlandıranlarla beraber, birarada yaşayacağının müjdesini de ulaştırmakta idi. (Vahiy 21:1-3)
Yukarıda anlatılan hikayedeki öngörü, daha önce anlatılan prensip ışığında şu şekilde yorumlanmalıdır: Eğer Tanrı’nın takdirsel planı içerisinde öncelikli güven duyduğu merkez kişi, sorumluluk payını yerine getirmede başarısız olursa, onarım takdiri çalışması da ertelenmek durumunda kalır. (Kader 2) Adem’in iman açmazı ve sorumluluğunu yerine getirmedeki başarısızlığından ötürü, İsa, İkinci Adem pozisyonunda gelmek durumunda kaldı. Dahası, Yahudi halkı, İsa’nın pozisyonunu kabullenme sorumluluğunu yerine getirmediğinde de, kuşkusuz Mesih’in bir kez daha bu kez üçüncü Adem pozisyonunda gelişi kaçınılmaz oldu.
Göğün ve yerin yaratılışının yedi gün olarak ifade edilen yedi evrelik bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmesi gibi güvercinin yedi günlük aralarla dışarı yollanması da, göğün ve yerin onarımlarının belli takdirsel zaman aralıklarını gerektirdiğini göstermekte idi.
Bu temel üzerinde, Nuh’un ailesi, kırk günlük tufan yargısı ile, iman temelinin onarımı için şart nesnesi olan gemiyi Tanrı’nın amaçladığı şekilde yerine getirerek, iman temelini bedel ödeme yolu ile onarabildi.
2.2 Birlik temeli
Nuh, gemiyi inşa edip, böylece Tanrı katında kabul edilebilir sembolik bir sunu sunmakla iman temeli için gerekli bedeli ödemiş oldu. Bunu başarmakla da, hem tüm şeylerin onarımı, hem de insanların sembolik onarımları için gerekli tüm bedel şartlarını yerine getirdi. Nuh’un oğulları Sam ve Ham, bu temel üzerinde, Kabil ve Habil pozisyonlarını paylaşarak, düşmüş tabiatı ortadan kaldıracak bedel şartını yerine getirerek somut sunu sunumunda başarılı olmayı başardıklarında birlik temeli de atılmış olacaktı.
Nuh’un ailesinde kabul edilebilir bir somut sununun sunulabilmesi için, Nuh’un ikinci oğlu Ham’ın, Adem’in ikinci oğlu olan Habil pozisyonunu onarması gerekmekte idi. Ham, tıpkı Habil’in kendi ailesindeki somut sununun merkez kişisi olması gibi, sunulacak somut sunuda merkez kişi konumunda idi. Adem’in ailesinde, Habil, Adem’in yerine, iman temelini onaracak bedel şartını yerine getirerek başarı ile sembolik sunuyu yerine getirmekle somut sununun yerine getirilebilmesi için gerekli merkez kişi olma yeterliliğini kazanmış idi. Nuh’un ailesinde ise, sembolik sunuyu yerine getiren Ham değil, Nuh’un kendisi oldu. O nedenle Ham’ın Habil pozisyonuna oturabilmesi ve sembolik sunuyu yerine getirmede başarılı addedilebilmesi için, babası Nuh ile sarsılmaz bir kalp birliği içerisinde bulunması gerekmekte idi.
Şimdi bu şartın yerine getirilebilmesi için Tanrı’nın nasıl bir senaryoyu uygulamaya koyduğunu birlikte görelim.
Kutsal Kitap, babası Nuh’un çıplak bir şekilde uzandığını gördüğünde, Ham’ın bundan utanç duyarak babasına cephe aldığını ifade eder. Ham, üstelik duyduğu bu rahatsızlığı yalnızca kendine saklamayarak, olayı kardeşleri Sam ve Yafet’e de aktarır. Ve Ham’ın tutumundan etkilenen diğerleri de, babalarının çıplaklığından utanç duyarak, babalarını görmeyecek şekilde geri geri gidip, Nuh’un üzerini bir esvap ile örterler. Bu davranışları gerçekte takdirsel anlamda bir günah oluşturduğu ve o ana dek atılmış temelleri sarsıcı bir içsel niteliğe sahip olduğu için, Nuh, Ham’ı azarlayarak, onun kardeşlerine köle olması yönünde lanetler. (Tekvin 9:20-25)
Geleneksel sağduyulu yaklaşımda, Ham’ın tepkisinde bir acayiplik, olağan dışılık yok gibi görünmekle beraber, Tanrı’nın neden böyle bir yol izlediğine birlikte göz atalım. Ve çıplaklıktan utanmak neden bu denli büyük bir günah idi?
Bu konuyu iyi değerlendirebilmek için öncelikle neyin günaha yol açabildiğini hatırlamakta fayda var. (Düşüş 4:5) Şeytan, ilk etapta ortak bir zemin oluşturup karşılıklı ilişki dinamiği içerisine girebileceği birini bulmadan ne var olabilir, ne de gücünü kullanabilir. Kişinin Şeytan’ın müdahale hakkını doğuran her bir zemin oluşturuşu ile birlikte kendisini de Şeytan’ın nesne birimi olmaya yöneltecek şekilde Şeytan’ın gücünü işlerliğe koymasına yol açışını günah diye adlandırıyoruz.
Şimdi gelin, Tanrı’nın Ham’ı, Nuh’un çıplaklığı ile karşı karşıya getirip, vereceği tepkiyi ölçmedeki niyetine gelelim. Daha önce geminin kozmosu ve de gemiye yönelik sonrasında gelişen olayların da, kozmosun vücuda getirilmesi sürecindeki olayları simgelediğini gördük. Dolayısı ile, Nuh’un tufan sonrasındaki pozisyonu, Adem’in göğün ve yerin yaratılması sonrasındaki pozisyonu ile paralellik içerisinde idi.
Adem ve Havva, Düşüş öncesinde, kalpsel anlamda büyük bir yakınlık ve saflık içerisinde hem birbirlerine hem de Tanrı’ya açıktılar. Kutsal Kitap’ta yazılı olduğu üzere de çıplaklıkları onları rahatsız etmemekte ve bundan hiçbir utanç duymamakta idiler. (Tekvin 2:25) Ve yine Düşüş olayının gündeme gelmesinin hemen ertesinde, bu kez, çıplaklıklarından utanç duyarak, bedenlerinin alt kısımlarını incir yaprakları örtme gereğini duyup, Tanrı’nın kendilerini görmesinden korkarak ağaçlar arasında gizlenmeye çalıştıklarını da biliyoruz. (Tekvin 3:7-8) Duydukları bu utanç, gerçekte Şeytan ile taraf oldukları cinsellik ilişkisi sonucunda oluşturmuş oldukları kan bağı çerçevesinde gündeme gelen yeni içsel gerçeklerinin bir dışa yansıması idi. Adem ve Havva, bedenlerinin aşağı kısımlarını örtüp, saklanmaya çalışmakla, Tanrı önünde güvenle durmalarına engel olan utançlarını ve de vicdanen rahatsızlıklarını ortaya koymakta idiler.
Kırk günlük tufan yargısı sonunda Şeytan ile bağlarından sıyrılan Nuh’un, yaradılışın oluşumunun hemen sonrasındaki Adem pozisyonunu koruması söz konusu idi. Tanrı, Nuh’un aile bireylerinin, Nuh’un çıplaklığına hiçbir ön yargı olmaksızın (tıpkı Düşüş öncesindeki Aden Bahçesi’ndeki durum gibi) ve en ufak bir utanç ve bedeni saklama güdüsüne yer vermeden yaklaşmalarını beklemekte idi. Tanrı, Adem ve Havva’nın Düşüşleri öncesindeki saflıklarından duyduğu yürek hoşnutluğunu Nuh’un aile bireyleri bünyesinde de görmeyi arzu etmekte idi. Bu çok derin içsel arzusunu yerine getirmek için, Tanrı, Nuh’un çıplak uzanmasına önayak oldu. Eğer Ham, babası ile tam bir kalp birliği içerisinde olarak onu Tanrı’nın bakış açısından değerlendirebilse idi eğer, onun çıplaklığına da en ufak bir utanç duygusu olmaksızın yaklaşması gerekirdi. Bunun başarılması demek, Nuh’un ailesinin, Düşüş öncesi Adem ve Havva’nın masumluk durumuna onarılması için gerekli bedel şartının da yerine gelmesi demek olacaktı.
Dolayısı ile, Nuh’un oğullarının, babalarının çıplaklığından utanç duyarak onu örtmeleri Düşüş sonrasındaki Adem’in ailesi gibi, Şeytan ile oluşturulmuş utanç duyulası kan bağını kabullendikleri, dolayısı ile Tanrı önünde utanç duygusu olmaksızın durmaya değer olmadıkları gerçeğini bir kez daha gündeme getirmeleri anlamına gelmekte idi. Böylece de Şeytan, oluşturulan bu utanç temeli üzerinde, tıpkı Tufan sonrasında kuzgunun sular üzerinde uçarak, Nuh ailesine müdahale edebileceği bir zemin arayışının işaret etmiş olduğu gibi, Nuh’un oğullarının aynı kan bağından geldiklerini teyit edercesine verdikleri tepki ile oluşan ilişki zemini ile birlikte, bu aileye müdahale hakkına sahip oldu.
Ham, babasının çıplaklığından utanç duyarak onu örtmekle, Şeytan’ın müdahalesi için gerekli zemini oluşturduğu için, duyguları ve eylemi de günahı yeniden gündeme getirdi. Bunun sonucu olarak da Ham’ın somut sunuyu yerine getirmek için ilk aşama olan Habil pozisyonunu onarma bedel şartı yerine getirilemedi. Ham’ın birlik temelini oluşturamaması ile birlikte de, Nuh’un aile bünyesindeki onarım takdiri çalışması da başarısızlıkla son bulmak zorunda kaldı.
Bu noktada akla şöyle bir soru gelmektedir. Çıplaklık olgusunu utanç duygusu ile karşılamak her zaman günah zeminine yol açar mı? Kuşkusuz hayır. Nuh örneği çok özel, takdirsel konum içinde farklı anlamı olan bir durum idi. Nuh, Adem pozisyonunda varsayılaraktan, Adem’i Şeytan’a mahkum kılan tüm şartları onarmak misyonuna sahip idi. Nuh’un aile bireyleri, babalarının çıplaklığından en ufak bir utanç duymadıklarını gösterecek şekilde onu örtmek için hiçbir girişimde bulunmamakla, Adem’in ailesinin, Düşüş öncesindeki asal saflıklarına onarabilecekler böylece, Şeytan ile oluşturulmuş bulunan kan bağını yok sayacak bedel şartını yerine getirmiş olacaklardı. Bu anlamda, bu bedel şartının yerine getirilmesi, yalnızca Nuh’un ailesi için söz konusu olan bir yükümlülük idi.
2.3 Nuh’un ailesinden alınacak bazı dersler
Nuh’un tam 120 yıl boyunca, deniz olmayan bir coğrafyada, bir dağ tepesinde, çevresindekilerin alay ve eleştirilerine göğüs gererek bir gemi inşa etmede nasıl o denli ısrarlı ve inançlı olabildiği, sıradan bir insan anlayışı içerisinde anlaşılmakta oldukça güçlük çekilecek bir olgudur. Ham, aşmış oldukları bu süreç sonrasında, ailesinin yalnız ve yalnız babasının sarsılmaz imanı ve Tanrı ile oluşturduğu birlik sayesinde kurtulmuş olduğunun gayet iyi bilincinde olmalı dolayısı ile babasını, Tanrı’nın bakış açısından, bu anlayış içerisinde değerlendirip, çıplaklığına kişisel tepki vermeyerek, bu durumun gerisinde ne olabileceğini anlamaya çalışmalı idi. Oysa ki, Tanrı tarafından bile doğrulanan babası Nuh’a güvenecek yerde, Ham, ben merkezci bir yaklaşımla ona yaklaşarak, eleştirel bakmakla, ondan duyduğu hoşnutsuzluğu sergilemiş oldu. Bu saygıdan uzak davranışı ile de, Tanrı’nın Nuh’un ailesi kanalı ile uzun zamandır yerine getirmeye çalıştığı çalışmalara sekte vurdu. Bizler de kutsallığa ulaşma süreçlerimizde daima alçakgönüllü, itaatkar ve sabırlı tutumlar içerisinde olmayı öğrenmeliyiz.
Nuh’un ailesinde yer alan takdirsel gelişmelerden, Tanrı’nın İradesi’ni yerine getirmede, şartlı bir belirleyiciliği saklı tuttuğunu ve insanın sorumluluk payını daima göz önünde bulundurduğunu görmekteyiz. Tanrı, Nuh’un ailesini, bin altı yüz yıllık bir arayış sonrasında bulabildi. Ve yine Nuh’a gemiyi inşa ettiği 120 yıl süresince rehber olup, yol göstererek, ailesini de, diğer tüm insanların tufanda yok olmaları pahasına yetiştirdi. Bununla birlikte, Tanrı’nın güven duyduğu yegane birim olmasına rağmen görünürde çok önemsiz gibi görünen ancak Şeytan’ın yeniden sahne almasına zemin oluşturan Ham’ın hatası ile birlikte, Tanrı’nın Nuh’un ailesini merkez alan İradesi sıfırlanmış oldu.
Nuh’un ailesine yönelik takdirsel gelişmelerden, Tanrı’nın insanlara yönelik şartlı yazgısının söz konusu olduğunu da görmekteyiz. Tanrı’nın uzun zamanlar boyunca İradesi’ni ileri taşımak için, aralıksız çaba sarf etmesine ve en sonunda Nuh’u iman atası olarak yetiştirdiği zeminlere sahip olmasına rağmen, Nuh’un aile bireylerinin kendi üzerlerine düşen sorumluluk payını yerine getirmemeleri sonrasında, Tanrı’nın, bundan büyük bir acı duyuyor olmakla beraber, Nuh’tan vaz geçerek, onun yerine İbrahim’le çalışmaya başlamada tereddüt etmediğini görmekteyiz.