Konu 4. İnsanın Düşüşünün Sonuçları
Adem ve Havva’nın ruhsal ve fiziksel düşüşlerinin, insanlar ve melekler de dahil olmak üzere, tüm evren birimleri için söz konusu olan ciddi sonuçları neler oldu, ele alacağımız bu konu içerisinde işlemeye çalışacağız.
4.1 Şeytan ve düşmüş insanlık
Şeytan, Başmelek İblis’e (Lusifer) düşüşünden sonra verilen addır. İnsanlığın ilk ebeveynleri, düşüşleri ile birlikte, İblis ile, isteseler de yok sayamayacakları bir kan bağı ilişkisi ve ona merkezli bir dörtlü durum temeli oluşturdukları için, kendilerinden sonra gelecek kuşaklar da dahil olmak üzere, onun egemenlik sahası içerisine girdiler. İsa’nın, insanları, “sizler babanız İblis’tensiniz” ve “engerekler soyu” (Yuhanna 8:44; Matta 12:34; 23:33; 3:7) olarak nitelendirmesi bu gerçeğe dayanmaktadır. Pavlus da, “Hem yalnız yaradılış değil, ruhun ilk ürününe sahip bizler bile oğulluğa alınmayı ve bedenimizin kurtuluş bulmasını gözleyerek içimizden inliyoruz. (Romalılar 8:23) demekle, hiç kimsenin Tanrı’nın soyuna ait olmadığına işaret etmiştir. Gerçek olan o ki, insanlar, İnsanın Düşüşü’nden ötürü, bugüne dek, Şeytan’ın egemenliği altında, onun soyunu yürütegeldiler.
Adem ve Havva, tam bir olgunluğa erişerek, dörtlü durum temellerini Tanrı’yı merkez alacak şekilde oluşturmuş olsalar idi, Tanrı’nın kutsal egemenliği de o zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiş olacaktı. Ne var ki henüz gelişimlerini tamamlamadıkları bir dönem içerisinde düşmeleri ve dörtlü durum temellerini de Şeytan’a merkezli olarak oluşturmaları nedeni ile, tüm dünya da doğal olarak Şeytan’ın egemenliği altına girmiş oldu. Kutsal kitaplarda, Şeytan’ın “bu dünyanın hakimi” ve “bu dünyanın ilahı” (Yuhanna 12:31, 2.Korintoslular 4:4) şeklinde tanımlanması bu nedenledir. Şeytan, tüm yaradılış dünyasının efendileri, özneleri olma durumundaki insanları bir kez egemenliği altına aldıktan sonra, yaradılış dünyasının geri kalan birimleri üzerinde de özneliğini sağladı. O nedenle, “yaradılış, Tanrı oğullarının açıklanışını büyük özlemle bekliyor….tüm yaradılışın şu ana dek birlikte inlediğini ve doğum sancısı çekercesine birlikte kıvrandığını biliyoruz.” (Romalılar 8:19-22) şeklinde yer alan Kutsal Kitap ayetleri, yaradılış dünyasındaki tüm birimlerin Şeytan’ın özneliği altında bulunmaktan duydukları rahatsızlığı ve asal tabiatlarında mükemmelliğe ulaşacak insanların ortaya çıkarak Şeytan’ı alt etmelerini ve tüm yaradılışa sevgi ile yeniden egemen olmalarını nasıl özlemle beklediklerini ifade etmeleri açısından gayet dikkate değerdir.
4.2 Şeytan’ın insan toplumuna yönelik eylemleri
Şeytan, insanları, Eyüp örneğinde olduğu gibi (Eyüp 1:9-11), kendi egemenlik sınırları içerisinde (cehennemde) tutabilmek için, Tanrı’nın önünde sürekli itham etmektedir. Bununla beraber, Şeytan bile, öncelikle eylemlerini somut zeminlere taşıyacak bir zemine ve nesnesi olarak kullanacağı insanlarla bir ilişki dinamiğine sahip olmaksızın, kendi iradesini eyleme ve gerçeğe dönüştüremez. Şeytan’ın iradesini yürütmede kullanacağı aracı nesne birimler, ruh dünyasındaki düşük seviyeli ruhlardır. Bu düşük seviyeli ruhların (kötü ruhlar), nesne birimleri, yeryüzünde halen fizik bedenleri içerisinde yaşamakta olan ve Tanrı sevgisine uzak insanların ruh benlikleridir. Ruh dünyasındaki düşük seviyeli bu ruhlar için, yeryüzünde yaşamakta olan düşük seviyeli ruha sahip insanların fizik benlikleri, kendi kötülük iradelerini fiziksel düzlemde eyleme dönüştürmek için mükemmel bir araç oluşturmaktadır. Böylece bu sistem içerisinde, Şeytan’ın gücü, kötü ruhların aracılığı ile yeryüzüne ulaştırılmakta ve yeryüzündeki insanların eylemleri ile de somut anlamda ifade bulabilmektedir. Bu, çoğu kez kişi, bilinç düzeyinde bunun asla farkında olmaksızın sinsice gerçekleşebilmekte, ve yine kişi, hangi gücün etkisi altında o tip bir düşünce ya da eyleme yöneldiğinin farkına bile varmaksızın, Şeytan’ın iradesi doğrultusunda hareket ederek, onun iradesinin yaygınlaşmasına aracı olabilmektedir. Bir zamanlar İsa’nın öğrencilerinden olan Yahuda İskariyot’un bir şekilde yaratmış olduğu ilişki zemini ile Şeytan’ın kendisinde özne olmasına sebebiyet vermesi (Luka 22:3), ya da yine, Petrus’un farkında bile olmaksızın İsa’nın misyonuna sekte vuracak şekilde konuştuğu için İsa tarafından “Şeytan” (Matta 16:23) diye adlandırılması, işte hep bu bağlamda verilebilecek, üzerinde düşünülmesi gereken çarpıcı örneklerden bazılarıdır. Kutsal Kitap’ta, yeryüzünde yaşayan kötü insanların ruhlarından, Şeytan’ın melekleri (Matta 25:41) diye söz edilir.
Yeryüzündeki Kutsallığın Egemenlik Sahası (Eskatoloji 2), Şeytan’ın iradesini eyleme dönüştürme zeminlerini asla bulamayacağı, onarılmış dünyadır. Böylesi bir dünyayı gerçekleştirmek için, tüm insanların, Şeytan ile olan ilişki zeminlerini bertaraf etmeleri ve Tanrı ile ortak ilişki zeminlerini onararak, bir tek Tanrı ile verme-alma ilişki dinamiği içerisine girmeleri gerekmektedir. Son Günler’de (kötülük iradesinin son günlerinde), Tanrı’nın, Şeytan’ı, dipsiz bir kuyuda tutuklu tutacağı yönündeki peygamberlik sözü (Vahiy 20:1-3), Şeytan’ın, kendisi ile ilişki zemini kuracak kimse kalmayacağı dolayısı ile iradesini yürütebileceği nesnelerden yoksun olacağı için, eylemlerini somuta dönüştürmede yetersiz kalacağını simgelemektedir.
Şeytan ile olan ilişki zeminimizi yok etmek ve böylelikle onu yargılayabilme hakkımızın doğması için (1.Korintoslular 6:3), öncelikle, onun kimliğini ve işlediği suçun niteliğini çok iyi çözümlememiz ve onu Tanrı önünde suçlayabilecek tüm zeminlere sahip olmamız gerekir. Ancak, Tanrı, insanları da, melekleri de, özgür iradeye sahip olarak yarattığı için, onları zor kullanarak bu anlayışa yöneltmesi söz konusu değildir. İnsanlar, kendi özgür iradelerine bağlı olarak Tanrı Sözü’ne değer verip, insani sorumluluk paylarını yerine getirmekle ancak Şeytan’ı gasp etmiş olduğu konumdan aşağı indirebilirler. Yaradılışın başlangıcında Tanrı’nın bizler için belirlemiş olduğu asal ideale onarılmamız bu şekilde mümkün olabilir. Tanrı, bir yeniden yaratma süreci olan onarım takdiri sürecinde de, bu prensipe bağlı olarak çalışmasını yürütmek durumunda olduğu için, onarım takdiri olan insanlık tarihi de, gereken koşullar oluşmadığı için her defasında kendini tekrarlayarak ertelenmek durumunda kalmıştır. (Kader 2)
4.3 Amacın bakış açısından iyi ve kötü
Daha önce nitelikleri açısından tanımlamaya çalıştığımız (Yaradılış 4.3.2) iyi ve kötü kavramlarına bu kez, amacın bakış açısından yaklaşalım.
Adem ve Havva, birbirlerini, Tanrı’nın tasarladığı standartta severek, dörtlü durum temellerini Ona merkezli olarak oluşturmuş olsalar idi, iyi bir dünyanın da temellerini atmış olacaklardı. Ne var ki, birbirleri ile, Tanrı’nın beklentilerinin aksi bir amaç içerisinde birlikte olarak Şeytan’a merkezli bir dörtlü durum temeli oluşturdukları için, kötü bir dünyanın gelişmesine de zemin hazırlamış oldular. Bu olayda, iyi ve kötü unsurlar ya da eylemlerin, aynı formu alabilmekle beraber, gerçek tabiatlarının ancak, hizmet ettikleri amaç ve doğurdukları sonuçlar ile ayırt edilebileceklerini görmekteyiz. İyi ve kötü, meyvelerini, karşıt yönlerde yer alan amaçlarına paralel olarak ortaya koyarlar.
İnsan tabiatındaki bir yönün, geleneksel anlamda kötü diye değerlendirilmekle beraber, amacın bakış açısından Tanrı’nın iradesine katkıda bulunmaya yönelik olarak kullanıldığında iyi sonuç verdiğine tanık olduğumuz pek çok durumla karşı karşıya kalmışızdır.
İnsanların, genelde, günaha açık bir duygu olarak görmeye yatkın oldukları arzu olgusunu ele alalım örneğin. Gerçekte, arzu, insani bir duygu olarak, Tanrı tarafından bahşedilmiş bir duygudur. Sevinç, yaradılışın ortaya konuş amacı olduğuna ve de sevince ancak arzular yerine geldiğinde ulaşıldığına göre, arzumuz olmadığında, Tanrı’nın sevgisi ile bütünleşme, yaşama ve iyi işler yaparak kendimizi geliştirme gibi emellerimiz de söz konusu olmayacaktı. Dolayısı ile, arzu olmaksızın, ne Tanrı’nın yaradılış amacı, ne de onarım takdiri çalışması sonuca ulaşabilecek ve de, düzenli, kendi ile uyum içerisinde gelişen bir insan toplumundan söz etmek mümkün olmayacak idi.
Arzular, Tanrı tarafından belirlenmiş tabiatlarımızın bir parçası olarak, Onun İradesi’ne hizmet ettikleri durumlarda iyi, Şeytan’ın amaçlarına hizmet ettikleri durumlarda da kötü diye değerlendirilmelidirler. Bu anlayış temelinde, içinde yaşamakta olduğumuz bu kötülük dünyasının bile, eğer yönü ve amacı Kurtarıcı’nın rehberliği doğrultusunda (Eskatoloji 2.2) değiştirilirse, iyiliğe onarılıp, bir yeryüzü cennetine, Kutsallığın Yeryüzündeki Egemenlik Sahası’na dönüştürülebileceği sonucunu çıkarmak mümkün. Dolayısı ile onarım takdiri, Şeytan’ın amacına yönelmiş olan bu düşmüş dünyanın yönünü, Tanrı’nın yaradılış ideali olan Yeryüzündeki Kutsallığın Egemenlik Sahası’nın kurulması amacına doğru değiştirme süreci olarak da yorumlanabilir.
Gerçekte bir onarım takdiri çalışmasının yürütülegeldiği tüm insanlık tarihi süresince, belirlenmiş tüm iyilik standartları mutlak değil fakat görece (rölatif) olmuştur. Tarihte yer alan belli başlı herhangi bir dönem içerisinde, yönetimde güç sahibi olan yetkililerin belirlemiş oldukları doktrinler çerçevesi içinde hareket etmek iyi, bu çerçevenin dışında hareket etmek ise kötü diye değerlendirilmiştir. Ancak herhangi bir çağın değişimi ile birlikte yeni yönetim ve doktrinler gündeme geldik sıra, iyi ve kötü kavramlarına farklı yaklaşabilen yeni amaç belirlemeleri ve farklı standartların da oluşabildiğini görmekteyiz. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, herhangi bir inanç birimi ve felsefe okuluna bağlı birisi için, bağlı bulunduğu birimin doktrin ve felsefesi eleştirilemez ve mutlak iyi, onun karşısında yer alan tüm diğerleri de kötü diye değerlendirilirler. Ama yine, herhangi bir doktrin ve felsefenin yapısındaki her bir değişim ve kendini yenileyiş ile birlikte de, belirlenen yeni amaçlar çerçevesinde, iyi ve kötüye yönelik standartlarda da bir değişiklik, bir kalıba uydurmalık söz konusu olabilmektedir. Aynı şekilde, kişinin, bağlı bulunduğu inanç birimi ya da düşünce okulundan, farklı bir diğerine geçiş yapması ile birlikte de, iyi ve kötü standartları ve de belirleyeceği amaçlar da doğal olarak değişiklik gösterebilmektedir. Toplumlarda yer alan çatışma ve devrimlerin temel nedeni, insanların farklı farklı amaçlara yönelik arayışlarına bağlı olarak değişen iyi ve kötü standartlarındaki sürekli belirsizlik ve mutlaklığın eksikliğidir.
Kuşkusuz, insanlar, tarih süresince yer alan tüm çalkantılı döngüler süresince, hep asal akıllarının arzuladığı mutlak iyilik standardını arar oldular. İdealden uzak insan toplumundaki çatışma ve değişimler, bireylerin bu mutlak amaca ulaşma çabaları, iyilik dünyasının kurulması yönündeki mutlu sona ulaşılıncaya dek kaçınılmaz bir şekilde devam edecek ve onarım süreci devam ettiği sürece de, iyilik standardı hep görece (izafi) kalacaktır. Şeytan’ın egemenliği bir kez bertaraf edildiğinde, zaman mekan ötesi sonsuz ve mutlak bir varlık olarak Tanrı, kendi sevgi egemenliğini ve gerçeğini tesis edecek ve o günde, Tanrı’nın gerçeği mutlak olduğu için de, hizmet ettiği amaç ve yerleştireceği iyilik standardı da mutlak olacaktır. Her şeyi bünyesinde kucaklayan kozmik çerçevedeki söz konusu bu gerçek, temelli bir şekilde Kurtarıcı’nın İkinci Gelişi’nde tesis edilecektir.
4.4 İyi ve kötü ruhların çalışmaları
“İyi ruhlar” terimini, Tanrı, Onun safında yer alan ruhlar ve de melekler genel kapsamında kullanırız. Şeytan ve Şeytan’ın safında yer alan ruhlar ise, “kötü ruhlar” diye adlandırılırlar. İyi ve kötü ruhların çalışmaları da, iyi ve kötü davranışlar örneğinde olduğu gibi, çıkış noktası olarak benzer fakat farklı yöndeki amaçlara hizmette farklılık gösteren bir yapı sergilerler.
İyi bir ruhun etkisi altındaki bir insanın, zaman içerisinde, iç huzuru, doğruluk anlayışı hatta ve hatta sağlığı bile daha iyi yönde gelişme gösterirken, kötü bir ruhun nesnesi konumuna düşmüş bir insanda, giderek artan endişe, korku, ben merkezci yaklaşım ve sağlık açısından da bozulmalar gözlenir. Prensip’e aşina olmayan birisi için, ilk etapta, hangi nitelikteki ruhun etkisi altında kalındığını anlamak mümkün olmayabilmekle beraber, zaman içerisinde ama çoğu kez de geç kalınarak, ortaya koyduğu “meyvelerden” söz konusu ruhların tabiatları ayırt edilebilirler.
Düşmüş insan, Tanrı ve Şeytan arasındaki orta yerde ve dolayısı ile her ikisi ile de ilişki içerisinde bulunduğu için, iyi bir ruhun çalışması, kötü bir ruhun sübtil etkileri ile birlikte bir arada yer alabilir. Kimi durumlarda ise kötü bir ruhun çalışması olarak başlayan bir olay, zaman içerisinde, iyi ruhların çalışmalarına imkan sağlayan bir kimliğe bürünebilir. Dolayısı ile Prensip anlayışı olmayan bir insan için, ruhları tanımlayabilmek, sınıflandırabilmek oldukça güçtür. Öyle ki, pek çok dini otorite bile, bu yöndeki bilgisizlikleri içerisinde, iyi ruhların çalışmalarını, kötülerinki ile eşdeğer tutma yanılgısına düşerek yanlış yargılarda bulunabilmekte ve bu tutumları ile de, maalesef, Tanrı’nın İradesi’nin aksi yönünde bir yörüngeye yönelmekten kaçınmamaktadırlar. İçinde yaşadığımız çağ, ruhsal fenomenlerin, tarihin hiçbir döneminde olmadığı denli yaygınlaştığı bir dönemdir. O nedenle, din liderlerinin, iyi ruhlar ile kötü ruhların çalışmalarını doğru bir biçimde ayırt etmedikçe, bu fenomenleri bizzat yaşayan kişilere gerekli ve doğru rehberliği verebilmeleri söz konusu değildir.
4.5 Günah
Günah, kişinin Şeytan ile ortak bir ilişki zemini oluşturarak, onun kendisinde işlemesine imkan hazırlayacak şekilde göksel yasaları ihlal edişidir.
Günahı dört kategoride sınıflandırmak mümkün: İlki, ilk atalarımızın ruhsal ve fiziksel düşüşleri ile gündeme gelen ve nesilden nesile geçme özelliği ile diğer tüm günahların da kökenini oluşturan asal günahtır.
İkincisi, mirassal günah diye adlandırdığımız, kişinin, sahip olunan ilişki derecesine göre atalarından kendisine aktarılan mirassal günahtır. Musa’ya ulaştırılan On Emir’de örneğin (Çıkış 20:5), babaların günahının çocukları üzerinde aranacağı ifade edilir.
Üçüncü günah türü, kolektif günahtır ki, bu günah türünde, birey, kendi direkt olarak içinde yer almamış ya da atalarından miras almamış olsa bile, bağlı bulunduğu grubun bir birimi olması yönü ile o grubun işlediği suçtan belli ölçülerde sorumlu tutulur. Bu yöndeki günaha verilebilecek en önemli örneklerden biri, İsa’nın çarmıha geriliş olayıdır. İsa’yı o noktaya, yalnızca bir takım din liderleri ve yazıcılar götürmüş oldukları halde, Yahudi toplumu ve de insanlık bir bütün olarak, takdirsel anlamda hayati öneme sahip bu günahın ceremesini, üstlenmek durumunda kalmıştır. Bu olayın direkt bir sonucu olarak, Yahudi toplumu büyük acılar yaşamak ve insanlık da bir bütün olarak, İkinci Geliş’in gerçekleşeceği tarih dilimine kadar, inanılmaz acı ve çalkantılardan geçmek durumunda kaldı.
Söz konusu dördüncü günah türü ise, hepimizin bildiği kişisel günahlardır.
Asal günahı, tüm günahların çıkış noktası olması yönü ile, bir ağacın köküne, mirassal günahı, gövdesine, kolektif günahı, dallarına, kişisel günahları da yapraklarına benzetmek mümkün. Bu anlamda, kök olan asal günahı kazıyıp, çıkarmadıkça, söz konusu diğer günahlardan kalıcı olarak kurtulmak mümkün değildir. Ancak sıradan bir insanın, zamanla inanılmaz ölçüde yerleşiklik kazanmış bu günah kökünü çıkarıp, yok etmesi söz konusu değildir. Yalnız ve yalnız, insanlığın, Gerçek Ebeveyni ve kökü konumunda gelecek Mesih’in, (Kurtarıcı) bu kökü söküp, atma yetki ve yeterliliği vardır.
4.6 Düşmüş tabiatın belli başlı özellikleri
Havva’nın Başmelek ile girmiş olduğu cinsellik ilişkisinin doğal bir sonucu olarak, oluşan kan bağı ile birlikte, Başmeleği, Tanrı’ya karşı koyma noktasına getiren tüm eğilimler, Havva’nın kendisine de geçmiş oldu. Havva’nın Başmelek rolünü üstlenerek Adem’i baştan çıkarması ile birlikte de, girmiş olduğu kan ilişkisinden ötürü, bu kez Adem de aynı eğilimleri miras almış oldu. Böylece, insanlığın ilk ebeveynlerinin sahip oldukları tüm bu düşmüş tabiat özellikleri, onların devamında gelen tüm insanlara da aktarıldı. Söz konusu bu eğilimler, düşmüş tabiatlarımızın belli başlı özellikleridir.
Düşmüş tabiatın bu özelliklerini oluşturan temel motivasyon, Başmeleğin, Tanrı’nın sevgi nesnesi olan Adem’in konumuna duyduğu gıpta ve arzuda yatmaktadır. Ancak bu noktada, Tanrı tarafından iyi bir amaç çerçevesinde yaratılmış bir varlıkta gıpta ve kıskançlık gibi duyguların nasıl var olabileceği sorusu gelebilir akla.
Başmelek, asal tabiatının bir parçası olarak, arzu ve entelekte sahip idi. Dolayısı ile, Tanrı’nın insanlara yönelik sevgisinin, kendisine ulaşandan daha fazla, nitelik açısından daha farklı olduğunun gayet bilincinde idi ve Tanrı’nın kendisini daha daha fazla sevmesi için de büyük bir arzu duymakta idi. Yüreğindeki bu arzu, doğal olarak gıpta ve kıskançlık duygularına geçit verdi.
Işığın gölgesinin olması gibi, gıpta da asal tabiatın bir yan ürünü olmakla beraber, insan bir kez mükemmelliğe ulaştığında, böylesi duyguların düşüşüne yol açması söz konusu olamaz. Çünkü insan ulaşacağı o anlayış noktası ve ruh olgunluğunda, arzuladığı şeye ulaşma sonrasında alacağı geçici zevkin, kendi kendini yok ediş bedeline değmeyeceğini bilir. Dolayısı ile de bu tip eğilimlere asla prim vermez.
Yaradılış amacının gerçekleştiği bir dünya, insan bedenindekine çok benzeyen karşılıklı organik ilişkiler üzerine kurulu bir toplum yapısıdır. Tek bir bireyin düşüşünün bile bütünü olumsuz yönde etkileyebileceği bilinci ile, toplum, bireylerini kendini yok edişten uzak tutmak için elinden geleni yapar. Dolayısı ile ideal dünyada, bireylerin asal tabiatlarından çıkış bulan arzular, insanlığın gelişimine katkı yönünde kullanılmaya kanalize edileceklerinden bireylerin düşüşleri için asla bir faktör oluşturmazlar.
Düşmüş tabiatın belli başlı özellikleri dört grupta toplanabilir. İlki, olayları ve insanları Tanrı’nın bakış açısından değerlendirememe tabiatıdır. Başmeleğin düşüşünün ana nedeni, Adem’i, Tanrı’nın sahip olduğu kalp yaklaşımı ve bakış açısından sevememesi ve tam tersine kıskanması idi. Başmelek, üstesinden gelemediği bu duygu ile zaten, Havva’yı baştan çıkarmaya yöneldi. Bir saray mensubunun, kralın sevdiği bir diğer saray mensubunu, kralın sevdiği bir kişi olarak içtenlikle saymak yerine onu kıskanması, düşmüş tabiatın bu özelliğine bir örnektir.
İkinci düşmüş tabiat, kişinin, kendisi için uygun görülmüş ve sahip kılındığı konumu terk etmesidir. İblis, Tanrı’dan nasıl daha fazla sevgi alabilirim dürtüsü ile, insanlar dünyasında da, melekler dünyasında sahip olduğu sevgi pozisyonuna ulaşmak istedi. Bu haksız arzusu, bulunduğu pozisyonu terk ederek düşmesi için elverişli zemini hazırladı. İnsanlarda, bu düşmüş tabiatın yansımasına, doğru olanın ötesine geçip, kendilerinin olmayana da sahip olma arzusu şeklinde tanık olmaktayız.
Üçüncü düşmüş tabiat özelliği, egemenlik düzenini tersine çevirmektir. İnsanların egemenliği altında olması gereken melek, tam tersine, Havva’ya hükmetmeye başladı. Sonrasında da, bu kez Adem’in özneliği altında olması gereken Havva, Adem’e hükmetmeye başladı. Uygun düzenin böylece bozulması ile birlikte, acı sonuçları da kendini göstermeye başladı. İnsan toplumu, kendileri için belirlenen konumları terk ederek öznelik-nesnelik düzenini alaşağı eden insanlarla birlikte, sahip olması gereken uyum özelliğini yitirdi.
Dördüncü düşmüş tabiat özelliği ise, yanlış olan şeyin çok çabuk çoğalmalık özelliğidir. Havva, kendi düşüşünden sonra, Adem’i baştan çıkararak, Başmelek ile taraf olduğu günahını daha geniş zeminlere taşımasa idi, Adem, bozulmamış bir bütün olarak kalacağından, onun kanalı ile Havva’nın onarımı da nispeten daha kolay olacaktı. Ancak, Havva, hatasını tek başına üstlenme cesaret ve sorumluluğunu tek başına taşımak istemediği için, Adem’in de düşüşüne yol açarak, günahını çoğalttı. Bir şekilde yanlış, kötü işlere bulaşmış insanların, başkalarını da kendi suç ağlarının bir birimi haline getirme isteklerinin ardında işte bu düşmüş tabiat yatmaktadır.