Konu 1. Adem’in Ailesi’ni Merkez Alan Onarım Takdiri
Düşüş, insanın hatasından kaynaklanmış olmasına rağmen, Tanrı, bu olayın hemen ardından, insanlığın kurtarılması için sorumluluk üstlenmekte gecikmedi (Eskatoloji 2.1) ve düşmüş insanlığı onarma takdiri çalışmasını Adem’in ailesini Mesih için gerekli temeli oluşturmakla görevlendirecek şekilde, anında yürürlüğe koydu.
Adem, Şeytan ile bir kan bağı ilişkisi içerisine girmiş olmasından ötürü, Tanrı ve Şeytan arasındaki orta yerde bulunmakta idi. (Onarım 1.1) Ara yerde bulunan düşmüş insanın arınarak, onarılabilmesi ve Tanrı tarafına geçerek, Mesih için gerekli temeli oluşturabilmesi için, belli bir bedel şartını yerine getirmesi gerekir. Dolayısı ile, Adem’in ailesinde, onarım takdirinin tamamlanabilmesi için de, Adem’in aile bireylerinin, gerek iman, gerekse de birlik temelini oluşturmak üzere bir takım bedel şartlarını yerine getirmeleri gerekmekte idi. Bu iki temel üzerinde ancak Mesih için gerekli zemin oluşmuş olacak ve böylelikle de Mesih, daha Adem’in ailesi döneminde yollanabilecekti.
1.1 İman temeli
Prensip merkezlilikten uzaklaşmış (düşmüş) insanların, bedel ödeyerek iman temelini onarabilmeleri bir şart nesnesi oluşturmalarına bağlıdır. Adem, inançsızlığından ötürü, iman temelini oluşturmak üzere kendisine bir şart olarak verilen Tanrı Sözü’nü yitirdiğinden bu Sözü artık direkt olarak alamayacağı bir pozisyona düştü. Bunun sonucu olarak, iman temelini onarabilmesi için Adem’in, Tanrı Sözü’nün yerini alacak bir şart nesnesini, Tanrı için kabullenilir bir şekilde sarsılmaz bir iman ile Ona sunması gerekmekte idi. Adem ailesi için söz konusu olan bu şart nesnesi, bir kurban sunumu idi.
İman temelinin oluşturulabilmesi için, şart nesnesinin yanı sıra bir de merkez kişiye ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Bu kurban sunumunun, Adem’in ailesinde, Adem’in kendisi tarafından yerine getirilmiş olabileceği ve Adem’in bu sunuyu sunmadaki başarı ya da başarısızlığına bağlı olarak da iman temelinin atılıp atılmadığı düşünülecek olmakla beraber, Kutsal Kitap, böyle bir sununun Adem tarafından sunulduğuna dair en küçük bir kayıt bile içermemektedir.
Onun yerine, böyle bir sununun Adem’in iki oğlu tarafından yerine getirildiğine tanık olmaktayız. Bunun nedeni ne idi?
Yaradılış Prensipi’ne göre, insanoğlu yalnızca bir efendiye hizmet etmek üzere yaratıldı. (Matta 6:24) Böyle bir durumda, Tanrı’nın, onarım takdiri çalışmasını, Prensip’i ihlal edecek şekilde iki efendiye kulluk eden biri ile yürütmesi mutlaka ki düşünülemezdi. Tanrı, Adem’in sunacağı bir sunuyu kabul etmek istese bile, Şeytan, Adem ile ilişkisi bazında üstlendiği sahiplenme hakkını hem Adem, hem de sunduğu sunu üzerinde devam ettireceği için, bir anlamda kendini Tanrı’ya ortak koşacaktı. Böyle bir durumda da Adem, iki efendiye hizmet etmek gibi Prensip dışı bir durumun içine sürüklenmiş olacağından ve Tanrı da onarım takdiri çalışmasını böylesi bir Prensip dışı durum çerçevesinde sürdüremeyeceğinden, hem iyi hem kötü unsurları barındıran Adem’i, sembolik anlamda, biri iyiyi, diğeri kötüyü temsil eden ve bu hali ile de Prensipe ters düşmeyen iki farklı bütünlüğe ayırma yolunu seçti. Ve bu nedenle Adem’e, sembolik anlamda biri iyilik tarafını, diğeri kötülük tarafını temsil edecek iki oğul vererek, her birini bir efendi ile, Tanrı ve Şeytan ile uğraşacağı pozisyonlar içine soktu. Bunu belirledikten sonra da, bu iki oğuldan ayrı ayrı sunularını sunmalarını istedi.
Kabil ve Habil’in her ikisi de Adem’in oğulları olduklarına göre, hangisinin iyilik, hangisinin kötülük tarafını temsil edeceği ve yine hangisinin Tanrı, hangisinin Şeytan ile ilişki zeminine gireceğinin kriteri ne olabilirdi?
Her ikisi de Havva’nın düşüşünün ürünleri oldukları için, üstlenecekleri pozisyon da, Havva’nın düşüşünün izlemiş olduğu sürece göre belirlendi. Havva’nın düşüşü, daha önce de belirtildiği gibi, iki Prensip dışı sevgi ilişkisi ile gündeme geldi. İlki, Havva’nın Başmeleğe olan sevgisi ile gündeme gelen ruhsal düşüş, ikincisi de, Adem ile zamansız ve farklı motivasyonlar içerisinde taraf olduğu fiziksel düşüş idi.
Kuşkusuz her iki ilişki de Prensip dışı olmakla beraber, bir seçim yapmak gerektiğinde, Prensip açısından, ikinci sevgi eylemi birincisine göre nispeten daha bağışlanabilir bir özelliğe sahipti. Havva’nın Prensip’i ihlal eden ilk (düşmüş) davranışı, kendisi için henüz hazır olmayan bir şeyi “tatmasına” (yaşaması) ve gözlerinin de zamanından önce, Tanrı gibi açılmasına yol açan aşırı arzusundan çıkış buldu. (Tekvin 3:5) Havva’yı, Başmelek ile, prensip dışı bir cinsellik ilişkisi yaşamaya yönlendiren de işte bu önüne geçemediği arzu oldu. Bu ilk davranışla kıyaslandığında, Havva’nın ikinci düşmüş davranışı, onun, “gözlerinin açılması” ile birlikte, yol açmış olduğu hatanın ne denli prensip dışı olduğunun önem ve ciddiyetini kavraması ile birlikte, yeniden Tanrı safına dönebilme yönündeki kalp isteğinden kaynaklandı. Bir çaresizlik ruh hali içerisinde Havva, bu kez de, Prensip’e göre kendisi için Tanrı tarafından belirlenmiş eş olan ama yine Tanrı tarafından ancak mükemmel kişiliklere ulaşmalarından sonra eş ilişkisi içine girmesi belirlenen Adem ile cinsellik ilişkisine önayak oldu. (Düşüş 2:2)
Kabil ve Habil’in her ikisi de bu durumda prensip dışı sevgilerin ürünü idiler. Ancak Tanrı, ikisi arasında bir ayırım yapmak gerektiğinde, Havva’nın prensip dışı her iki davranışını baz alarak Kabil ve Habil’i iki zıt pozisyona yerleştirdi. Başka bir deyişle, Kabil, Havva’nın Başmelek ile olan ilk düşmüş davranışını simgeleyen Havva’nın sevgisinin ilk ürünü olduğu için, kötülük tarafını simgeler bir pozisyonda varsayıldı. Bu yüzden de, Şeytan ile muhatap olmak durumunda kaldı. Öte yandan Habil, Havva’nın Adem ile olan ikinci düşmüş davranışını simgeleyen sevgisinin ikinci ürünü olarak, iyilik tarafını temsil eden bir tarafta dolayısı ile Tanrı ile ilişki içerisinde bulunması gereken taraf olarak seçildi.
Şeytan, kendi kapasitesi içerisinde, Tanrı’nın Prensip çerçevesinde yaratmış olduğu yaradılış dünyası üzerinde kendi egemenliğini oluşturdu ve Tanrı’nın planlamış olduğu ideal dünyayı, yalnızca dış görüntüsü itibarı ile Tanrı’nın niyetlendiği şekliyle var olacak bir duruma getirdi. Asal ve Prensip’e uygun dünyada ise, Tanrı, büyük oğulun ilk doğum hakkını elde edecek niteliklere sahip olacak şekilde büyümesini planladığı için, Şeytan da, kendini büyük oğula küçük oğula olduğundan daha güçlü bir şekilde bağlı hissetmekte idi. Ve Şeytan evren birimlerini gasp etmiş olduğu için de, kendisi için daha değer taşıyan büyük oğul Kabil için Tanrı ile bir anlamda pazarlık yaparak onu sahiplenme güdüsünü ortaya koydu. Şeytan’ın Kabil’e yönelik bu kuvvetli bağından ötürü, Tanrı da, Habil ile muhatap olmayı tercih etti.
Kutsal Kitapta, ilk ve ikinci doğan oğullar arasındaki bu ayırıma yönelik pek çok örnek yer almaktadır. Örneğin Tanrı’nın Kabil’e “Eğer iyi davranmazsan, günah kapıda pusuya yatmıştır.” (Tekvin 4:7) şeklinde seslenmesinden, Kabil’in Şeytan ile ilişkide olmak için halihazırda bir zemine sahip olduğunu anlıyoruz.
İsrailoğulları’nın Mısır’dan kaçma hazırlıkları ilerlerken de, Tanrı, Şeytan’ın boyunduruğu altında olan Kabil pozisyonundaki Mısırlıların ilk doğanlarının, (hatta hayvanları arasında da ilk doğanların) canlarını aldı. (Çıkış 12:29) İsrailoğullarının Kenan diyarına dönüşlerinde de, yalnızca ikinci oğul konumunda olan Levililerin, Ahit Sandığı’nı taşımalarına izin verdi. (Sayılar 1:50-53, Tesniye 31:25)
Yine, Tanrı’nın, daha annelerinin rahminde iken ikinci oğul Yakup’u sevdiği ilk oğul Esav’dan ise nefret ettiği ifade edilir. (Romalılara 9:11-13) Esav ve Yakup, hangisinin daha önce doğduğu göz önüne alınarak Kabil ve Habil pozisyonları içerisinde varsayıldılar. Aynı prensip çerçevesinde, Yakup (İsrail), torunları Efraim ve Manase’ye kutsamasını verirken, ellerini kasten değiştirerek Habil pozisyonunda olan ikinci torun Efraim’e kutsamaların en büyüğünü verecek şekilde sağ elini onun başı üzerine koydu. (Tekvin 48:14)
Tanrı işte bu prensipi esas alarak, her biri bir tek efendi ile muhatap olacak şekilde Kabil ve Habil’in pozisyonlarını belirledi ve onlardan sunularını sunmalarını istedi. (Tekvin 4:3-5)
Kain ve Habil sunularını sunduktan sonra, Tanrı’nın, Habil’in sunusunu kabul, Kain’inkini ise reddettiğini görmekteyiz. (Tekvin 4:4) Peki bunun nedeni ne idi? Tanrı’nın Habil’in sunusunu kabul etmesinin nedeni, Habil’in Tanrı ile uygun bir ilişki içerisinde yer alıp, sunusunu kabul edilebilecek bir şekilde sunmasına dayanmakta idi. (İbranilere 11:4) Habil’in sunusunu sunmadaki başarısı ile birlikte iman temeli de Adem ailesi bünyesinde tesis edilmiş oldu. Habil bu davranışı ile birlikte, her hangi bir düşmüş insanın da, aynı şekilde, gerekli şartları yerine getirdiği sürece Tanrı için kabul edilebilecek bir sunu sunulabileceğinin de ilk örneğini oluşturmuş oldu.
Tanrı’nın Kabil’in sunusunu reddetme nedeni ise Kabil’den nefret etme gibi bir nedene dayanmamakta idi. Kabil, simgesel anlamda Şeytan tarafını temsil ediyor olduğundan ötürü, Kabil’in sunusunun Şeytan tarafından en küçük bir sahiplenme zemini oluşmadan Tanrı tarafından kabul edilebilmesi için, söz konusu sununun sunumu öncesinde kabul edilebilirliğini sağlayacak bir takım şartların yerine getirilmesi söz konusu idi. Kabil örneğinde gördüğümüz şey, Şeytan ile ilişki bağı içerisinde bulunan kişinin yeniden Tanrı tarafına dönüş yapabilmesi için, öncelikle, bir takım bedel şartlarının yerine getirilmesi gereğidir.
Bu durumda Kabil’den yerine getirmesi beklenen, düşmüş tabiatı ortadan kaldıracak bir bedel şartının yerine getirilmesi idi.
1.2 Birlik temeli
Kabil, düşmüş tabiatını onaracak bedel şartını yerine getirmeyi başarsa idi, Tanrı, büyük bir memnunlukla onun da sunusunu kabul edecek birlik temeli de böylece Adem’in ailesi bünyesinde tesis edilmiş olacaktı. Kabil, düşmüş tabiatını onarmakla yükümlü olduğu bedel şartını ne şekilde yerine getirmek durumunda idi?
İnsanlığın ilk ebeveynleri Başmeleğe yenik düşerek, onun tüm düşmüş tabiatlarını da miras aldılar. O nedenle düşmüş tabiatın ortadan kaldırılabilmesi için, insanların bu düşmüş tabiatları edindikleri sürecin tersi bir yön izleyerek gereken bedelleri ödeme adına, Onarım Prensipi’ne uygun bir şekilde gerekli bir bedel şartını yerine getirmeleri gerekir.
Başmeleğin düşüş nedeni, Adem’i Tanrı’nın gördüğü gözle göremeyerek sevmemesi ve onun sahip olduğu konumda Tanrı’dan aldığı sevgiye gıpta duygusundan çıkış buldu. Bu noktada Tanrı’nın bakış açısını göz ardı etmek, düşmüş tabiatın oluşmasına yol açan öncelikli neden idi. Düşmüş tabiatın bu özelliğini ortadan kaldırabilmek için, Başmelek pozisyonunda bulunan Kabil’in, Adem pozisyonunda yer alan Habil’i Tanrı’nın bakış açısını sergiler biçimde kayıtsız şartsız sevmesi gerekmekte idi.
Başmelek, Adem’in, Tanrı ile diğer varlıklar arasındaki aracılık pozisyonuna saygı duymadığı, ve Tanrı’nın sevgisini Adem kanalı ile almayı gururuna yediremeyip onun pozisyonunu gasp etmek istediği için düştü. Böylece sahip bulunduğu pozisyonu terk etmek, düşmüş tabiatın ikinci özelliği oldu. Düşmüş tabiatın bu özelliğini ortadan kaldırabilmek için de, Başmelek pozisyonunu temsil eden Kabil’in, Adem pozisyonunu temsil eden Habil kanalı ile Tanrı sevgisini almayı kabullenmesi ve onun aracılığına saygı duyması gerekmekte idi. Kabil, bu şekilde davranarak, sahip olduğu uygun pozisyonu korumalı idi.
Başmelek, yaradılışın gerçek efendileri olmak durumunda yaratılan Havva ve Adem üzerinde egemenlik sahibi olmak istemesi ile birlikte düştü. Egemenlik hakkını tersine çevirmek olan bu tutum da, düşmüş tabiatın üçüncü temel özelliğini oluşturdu. Düşmüş tabiatın bu özelliğini ortadan kaldırmak için ise, Başmelek pozisyonunu temsil eden Kabil’in, Adem pozisyonunu temsil eden Habil’e kendi rızası ile baş eğip, itaat etmesi gerekmekte idi. Habil’in egemenliğini kabullenmekle Kabil, egemenlik düzenini de aslına onarmış olacaktı.
Tanrı, ilk etapta Adem’e, iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yememesini söyledi. Adem’e düşen, bu istemi, bu iradeyi Havva’ya iletmesi, Havva’nın da bu iyilik iradesinin çerçevesini genişletecek şekilde aynı şeyi Başmeleğe aktarması idi. Ne var ki bu şekilde iyiliğin iradesi gerçekleşeceğine, Başmeleğin, meyvenin yenmesinin mümkün olduğu yönündeki kendi kötülük iradesini Havva’ya, Havva’nın bu iradeyi daha geniş çerçeveye taşıyarak Adem’e iletmesi ile birlikte, her biri de düşüşün gündeme gelmesinde sorumlu taraflar oldular. Kötülüğün çoğaltılması yönündeki bu davranış, böylece düşmüş tabiatın da dördüncü temel özelliğini oluşturdu. Bu düşmüş tabiatın onarılabilmesi için, Başmelek pozisyonunu temsil eden Kabil’in, nispeten Tanrı’ya daha yakın bir konumda bulunan Habil’in niyetlerine sıcak bakması ve Tanrı’nın İradesi’ni onun aracılığı ile öğrenmeye açık olmakla, iyiliğin çerçevesinin genişletilmesi için gerekli temeli oluşturması gerekmekte idi.
Dikkat edilirse, insan yaşamında, Kabil ve Habil ilişki durumları ile benzeşen pek çok durum ile karşı karşıya kalmaktayız.
Kendi içimize döndüğümüzde, Habil pozisyonundaki aklımızın en derinliklerinde, Tanrı yasalarından hoşnut olduğumuzu (Romalılara 7:22) görmekle beraber, Kabil pozisyonunda yer alan bedenimizin isteklerinde günah yasasına hizmet eder bir yaklaşım gözlemlemekteyiz. (Romalılara 7:25) Oysa ki mutlak anlamda iyi olabilmemiz için, bedenimizin sürekli bir şekilde bizleri iyiliğe yönlendirme mücadelesi veren içsel aklın direktiflerine itaat etmesi gerekir. Ne var ki beden, Kabil’in Habil’i öldürmesi analoğunu tekrarlarcasına aklın direktiflerine her seferinde karşı çıkmaktadır. İşte kötülük olgusunun giderek daha sağlam zeminlere sahip olarak içimizdeki yayılımı bu şekilde yer almaktadır. Bu gerçekten ötürü, inanç yaşamı içerisinde, tıpkı, Kabil’in Habil’e boyun eğerek izlemesi gibi, bedenlerimizin de yüksek aklımızın direktiflerine boyun eğecek bir şekilde eğitilmesi gerekir.
Bu gerçeğin işlerliğini, sunu sunmalarda da görebiliriz. Bizler, diğer varlıklardan daha aşağı bir pozisyona düşmüş olduğumuz için (Yeremya 17:9), yaradılış bünyesindeki diğer birimler, bizlere göre Habil pozisyonunda yer alırlar. Prensip merkezlilikten uzaklaşmış insanlar, o yüzden, saflıklarını ve asallıklarını halen koruyan bu varlıkları Tanrı’ya sunmakla, Ona bir parça daha yaklaşma zeminine sahip olabilirler. Başka bir örnek vermek gerekirse, etrafımızda daima iyi yöneticiler ve dürüst dostlar görme yönündeki evrensel eğilimin ardında, Tanrı’ya daha yakın olan bir Habil figür kanalı ile Tanrı ile iletişim zeminine sahip olma ve bu Habil figür ile birlik oluşturarak Tanrı’ya daha fazla yakınlaşma güdüsü yatmaktadır.
Gerçek bir inanç yaşantısı, bizlere uysal ve alçakgönüllü olmayı öğütler. Bu şekilde davranmakla, Habil figürümüzle karşılaşma zeminimiz oluşacağından Tanrı’ya çok daha çabuk ulaşacağımız yolu da sağlama almış oluruz. Bireyler arasından tutun da, aileler, topluluklar ve milletlerarası ilişkilere değin toplumun her kesim ve düzeyindeki ilişkilerde, bir tarafın Habil, diğer tarafın Kabil tarafını simgeler roller içerisinde yer aldıklarına tanık olmaktayız. Toplumun bütün kesimlerinin, Tanrı’nın başlangıçtan arzuladığı duruma onarılabilmeleri için, Kabil pozisyonunda yer alanların, Habil pozisyonunda yer alanlara saygı gösterip, itaat etmeleri gerekir. İsa, bu dünyaya, tüm insanlığın itaat edip, izlemesi gereken Habil figür olarak geldi. İnsanlara, “Ben aracı olmadıkça kimse, Baba’ya gelemez.” (Yuhanna 14:6) şeklinde hitap etmiş olması o nedenledir.
Eğer Kabil, Habil’e itaat göstererek Adem’in aile bünyesindeki düşmüş tabiat olgusunu ortadan kaldıracak bedel şartını yerine getirmiş olsaydı, ikisi birlikte, birlik temelini de oluşturmuş olacaklardı. Böylece de, daha önce oluşmuş olan iman temeli ile birlikte, Mesih için gerekli temel Adem ailesi bünyesinde oluşmuş olacağından Mesih de, daha o zaman dilimi içerisinde gelerek, kötülük zeminleri çok fazla dallanıp, budaklanmadan asal dörtlü durum temelini onarabilecekti. Ne var ki, olaylar beklendiği, istenildiği gibi gelişmedi ve Kabil, Başmeleğin günahını yinelercesine kardeşi Habil’i öldürdü. Bu, Kabil’in düşmüş tabiatın temel özelliklerine çıkış veren tutum ve eylemlerin aynılarını tekrarlaması anlamına da gelmekte idi. Bunun sonucunda ise, birlik temelinin Adem’in ailesi bünyesinde oluşturulamamasından ötürü, Tanrı’nın onarım takdiri çalışması, Adem’in aile bünyesinde bir sonuca ulaştırılamadan ertelenmek zorunda kaldı.
1.3 Adem’in ailesi bünyesinde Mesih’i karşılama temeli
Mesih’in geldiğinde başarılı olabilmesi için gerekli temel, ilk etapta, belli bir bedel ödeyerek, iman temelini, daha sonra da birlik temelini oluşturmakla hazırlanabilir. Yerine getirmekle yükümlü olunan sunular göz önüne alındığında, iman temeli, kabul edilebilir bir sembolik sunu, birlik temeli de kabul edilebilir bir somut sunu yolu ile tesis edilir. Şimdi sembolik ve somut sunu tanımlarına bir parça açıklık getirelim.
Tanrı’nın yaradılışı vücuda getirme amacı olan üç büyük kutsama, Adem ve Havva’nın bireysel karakterlerini mükemmelleştirdikten sonra Tanrı’nın kutsaması altında karı-koca ilişkisini başlatmaları ile gerçekleşmiş olacaktı. Adem ve Havva, böyle bir temel üzerinde, iyi çocuklara döl verip, yetiştirerek ideal bir aile birimi oluşturup, tabiat dünyası üzerinde de hak edilmiş bir özneliğe sahip olabileceklerdi. Ancak Düşüş nedeni ile, bu üç büyük kutsama yitirildi. Bunu onarmak ise ancak olayları bu noktaya getiren sürecin tersi bir yolun izlenmesi ile mümkündür. Bunun için öncelikle sembolik bir sunu sunarak, tüm şeylerin onarımı ve de insanların sembolik onarımı için gerekli bedel şartını oluşturacak iman temelinin oluşturulması gerekir. Sonrasında da, önce çocukların, daha sonra ise ebeveynlerin onarımı için gerekli bedel şartını yerine getirecek bir somut sunu temelinde birlik temelinin oluşturulması gerekir. Mesih’in karşılanabileceği temel, ancak bu iki temel üzerinde oluşturulabilir. Sembolik sununun anlam ve amacını iki şekilde düşünmek mümkün.
Birincisi, yukarıda da ele alındığı gibi, (Düşüş 4:1) Şeytan’ın, normalde tüm tabiat birimlerinin efendileri olmak durumundaki insanlar üzerinde egemenlik kurması ile birlikte, tabiat dünyası üzerinde de egemenliğe sahip olmasından ötürü, “tüm yaradılışın birlikte inlediği” (Romalılar 8:22) ifade edilir. Bu durumda, varlıkların sembolik sunumlarındaki amaç, bu varlıkları, yeniden, Tanrı’nın sembolde nesne birimleri olma konumlarına onararak, tabiat dünyasının Tanrı ile asal ilişki dinamiğinin yeniden işlerliği için gerekli bedel şartını yerine getirmektir.
İkinci neden ise, insanlar düşüş nedeni ile, yaradılış bünyesindeki birimlerden daha aşağı bir pozisyona düştükleri için (Yeremya 17:9), Tanrı karşısında asal konumlarına yeniden sahip olabilmelerinin tek yolu, yaradılış bünyesindeki diğer tüm varlıklar aracılığı iledir. Bu gereklilik, Yaradılışın Prensipi bünyesindeki, kişinin, Tanrı’ya, Tanrı’ya nispeten yakın diğer birim kanalı ile yaklaşması prensipine dayanır. Sembolik sunu sunmadaki bir diğer amaç ise insanların sembolik onarımları için gerekli bedel şartının yerine getirilmesi içindir.
Diğer yanda, somut sunu, içsel bir sunudur. Tanrı’nın önce tüm varlıkları ardından insanları yaratmış olduğu yaradılış düzeni ölçü alınarak, insanların onarımı için söz konusu bu içsel sunu ancak, kabul edilebilir bir sembolik sunu temelinde yerine getirilebilir. Sembolik sunu, tüm şeylerin onarımı ve de insanların sembolik onarımı için gerekli bedel şartını yerine getirdiğinde, insanların tam onarımları için gerekli bedel şartını oluşturacak somut sununun da yerine getirilmesi gerekir.
Somut sunu ise, düşmüş tabiatın ortadan kaldırılması için gerekli bedel şartının yerine getirilmesi anlamına gelir ve de insanların gerçek anlamdaki onarımı için esastır. Kabil pozisyonundaki bir insan, Habil pozisyonundaki bir insanı yüceltecek şekilde davranıp, o kişiyi kendinden üstün tutan bir yaklaşım ve davranış sergilediğinde somut anlamda bu sunuyu da yerine getirmiş olur. Bu dayanışma ruhu içerisinde taraflar, Tanrı’nın iyi çocukları olmaya onarılma bedel şartını birlikte yerine getirmiş olurlar. Bireyler, bu birliği gerçekleştirmekle, kendi ebeveynlerinin onarımı için de gerekli bedel şartını da yerine getirmiş olurlar. Bu şekilde yerine getirilen somut sunu, Tanrı’nın beklentilerine de gerçek anlamda karşılık verir. Ebeveynlerin onarımı için gerekli bedel şartı tam olarak ne anlama gelmektedir?
Adem’in ailesinde Mesih için gerekli temeli, normalde Adem’in kendisinin sembolik bir sunuyu sunup, iman temelini oluşturması ile hazırlaması beklenirdi. Ancak daha önce açıklandığı üzere, her ikisini de efendisi kabul ettiği bir duruma sebebiyet vermiş olmasından ötürü, Tanrı ve Şeytan arasında prensip dışı bir durum olan, sunu üzerinde hak iddia etme çekişmesine neden olacağından, Adem’in, böyle bir sunuyu sunması mümkün değildi.
Diğer yandan, duygu ve kalp açısından düşünüldüğünde de, düşmüş Adem, Tanrı’ya binlerce yıl süren bir hayal kırıklığı ve kalp acısını da yaşatan günahkar bir kişiye dönüşmüş olmaktan ötürü, Tanrı’nın onarım takdiri çalışmasını yürütmek için kalben güvenip direkt olarak birlikte çalışabileceği bir kişi olmaktan da çok uzaktı. Tüm bu nedenlerle Tanrı, Adem’in yerine, ikinci oğlu Habil’i, sembolik sunuyu sunması için seçti. Habil, tüm şeylerin onarımı ve de insanların sembolik onarımları için gerekli bedel şartlarını başarı ile yerine getirdi. Bu noktada, eğer Kabil ve Habil, çocukların onarımı için, gerekli bedel şartını da kabul edilebilir bir somut sunu çerçevesinde yerine getirmiş olsalar idi, babaları Adem de, birlik temelinin bu başarısından pay sahibi olacak ve böylece Adem’in ailesi, Mesih için gerekli temeli hazırlamış olabilecekti.
Somut bir sununun sunulabilmesi için, öncelikle, bu sunu olarak sunulacak kişinin, yani sunu için merkezi öneme sahip merkezi kişinin seçilmesi gerekir. Tanrı’nın Habil’i seçmiş olması iki nedene dayanmakta idi: İlki, Habil’in, Adem’in yerine iman temelini hazırlayabilmesi, ikincisi ise, Habil’i somut sunuyu sunabilecek merkez kişi olma yeterliliğine sahip kılabilmek içindi.
Kabil’e gelince, o da, düşmüş tabiatın ortadan kaldırılabilmesi için gerekli bedel şartını yerine getirmekle yükümlü kişi idi ve de onun bu anlamdaki başarısı, Adem’in tüm ailesinin de gereken şartı yerine getirmesi ile sonuçlanacak bir öneme sahipti.
Tıpkı, insanlığın ilk ebeveynlerinin eğer Tanrı Sözü’ne itaat etseler idi Tanrı’nın tüm İradesi’nin yerine gelmesinde katkıda bulunacak olmaları ya da, İsa dönemindeki Yahudi halkının, İsa’ya inanıp, yardımcı olabilse idi, onun tüm insanlığa tam bir kurtuluş kazandırma yönündeki iradesine katkıda bulunacak olması gibi. Eğer Kabil, kardeşi Habil’in takdirsel anlamdaki önemini kavrayıp, onun pozisyonuna saygı duyarak, düşmüş tabiatının onarılabileceği bedel şartını yerine getirmiş olsa idi, ikisi birlikte, bedel şartını yerine getirmiş olarak bu başarıda ortak pay sahibi olacaklardı.
Kabil de Habil de, hem iyi hem de kötüyü barındıran Adem’in çocukları idiler. Düşmüş tabiatı ortadan kaldıracak bedel şartını yerine getirerek kendilerini Şeytan’a bağlayan zincirlerden sıyrılabilseler idi eğer, babaları Adem de, oluşacak birlik temeli üzerinde Şeytan’ın boyunduruğundan sıyrılabilecekti. Böylece de, Mesih için gerekli temel tüm aile bünyesinde başarı ile atılmış olacaktı. Kısaca özetlemek gerekirse, Kabil ve Habil, sembolik ve somut sunuları sunmada başarılı olabilseler idi, ebeveynlerinin onarımı için gerekli bedel şartı da yerine gelmiş olacaktı.
Habil, sunusunu, Tanrı tarafından kabullenebilir bir şekilde yerine getirmekle, Adem’in iman temelini onarmak için gerekli bedel şartını da yerine getirmiş olduğu için, somut sunu için de merkezi kişi olabilme yeterliliğine de sahip oldu. Ancak Kabil’in Habil’i öldürmesi ile birlikte, Başmeleğin Havva’yı ruhen öldürmesi anlamına gelen Düşüş olgusu yinelendi. Böylece, düşmüş tabiatın ortadan kaldırılabilmesi için gerekli bedel şartı yerine getirilmediği için somut sunu da gerçekleşemedi. Bu olayla birlikte de, ne birlik temeli ne de Mesih için gerekli temel oluşturulabildiğinden, Tanrı’nın, Adem’in aile bünyesindeki onarım takdiri çalışması da boşa gitmiş oldu.
1.4 Adem’in ailesinden alınacak bazı dersler
Tanrı’nın Adem’in ailesindeki onarım çalışmasında varılan nokta, bizlere, Onun, İradesi’nin yerine getirilmesi yönündeki şartlı öngörüsü ve de insanın sorumluluk payına duymuş olduğu saygı konusunda da önemli dersler içermektedir. Yaradılışı vücuda getirdiği zamandan itibaren, Tanrı, İradesi’nin başarısını, hem Kendi hem de insani sorumluluk payının yerine getirilmesi yönündeki ortak başarıya endekslemiş idi. O nedenle de, Kabil’in, Habil’in yardımı ile sunusunu uygun bir şekilde yerine getirmesi kendi insani sorumluluk paylarına gireceği için, Tanrı, Kabil ve Habil’e sunularını ne şekilde sunmalarının kabul edilebilir olacağını söyleyemezdi.
Dikkati çeken bir diğer nokta da, Kabil’in Habil’i öldürmesi sonrasında, Tanrı’nın, üçüncü kardeş Şit’i Habil pozisyonunda yetiştirerek, onarım takdiri çalışmasında yeni bir sayfa açmış olmasıdır. Bu, Tanrı’nın insanların bireysel yazgılarına yönelik belirleyiciliğinin şartlara bağlı olmakla beraber, İradesini yerine getirme yönündeki öngörü ve belirleyiciliğinin bir gün mutlaka yerine getirilecek şekilde mutlak olduğunu göstermektedir. Tanrı, Habil’in, kendi sorumluluk payını tamamlayarak, somut sununun yerine getirilmesinde merkez kişi olmasını önceden belirlemiş idi. O nedenle Habil bu sorumluluğu yerine getiremediğinde, Tanrı, başarılı bir şekilde tamamlanması önceden belirlenmiş yazgı olan İradesi’ni mutlaka yerine getirebilmek adına Şit’i, kardeşi Habil’in yerine merkez kişi olarak seçti.
Tanrı’nın Kabil ve Habil’in sundukları sunular aracılığı ile bizlere öğrettiği bir üçüncü nokta da, prensip merkezlilikten sapmış biz insanların, sürekli olarak Habil nitelikli insanları arayıp, bulmamız gerektiği ve bu konumdaki kişilere itaat edip, onlarla uyum ve dayanışma içerisinde çalışma yolu ile her bir yönünü tam olarak anlayamasak bile, bu şekilde Tanrı’nın İradesi’ni yerine getirebileceğimiz oldu.
Tanrı’nın ilk etapta Adem ailesi bünyesinde yerine getirmeye çalıştığı takdirsel çalışma, insanların inançsızlıklarından ötürü, sürekli tekrarlanmak durumunda kaldı. Bunun sonucu olarak da, bu durum, her birimizin kendimizin aşmak zorunda kaldığı bir bedel süreci olarak kaldı. Adem’in ailesi bünyesindeki onarım takdiri çalışması, bizlere kendi iman yaşantımızda izlememiz gereken yollar konusunda da çok değerli dersler sağladı.