Konu 1. Haç Yolu ile Kurtuluş
1.1 İsa’nın Mesih olarak geliş amacı
İsa’nın Mesih olarak geliş amacı, onarım takdiri çalışmasının yegane amacı olan, insanlığın tümden kurtuluşunu sağlamak, yani, yeryüzünde, Kutsallığın Egemenliği’ni (Göklerin Krallığı) tesis etmek içindi. Bu görüşü, İsa’nın kendi öğrencilerine yönelik şu sözlerinde de doğrulamak mümkün: “Göksel Babanızın mükemmel olduğu gibi, sizler de mükemmel olun.” (Matta 5:48).
Yaradılışın Prensipi’ne göre, yaradılış amacını tamamlayan kişi, Tanrı ile tam bir uyum içerisinde, dolayısı ile ilahi bir tabiata sahip olacağı için, asla günah işlemez. Yaradılış amacı göz önüne alındığında, bu nitelikteki bir insan, Tanrı’nın mükemmel oluşu gibi, mükemmel bir tabiata ulaşmış kişidir de. İsa, öğrencilerine bu öğretiyi aşılamaya çalışırken, onların, yaradılış amacını tamamlayıp, böylesi bir kutsal egemenliğin birimleri olmayı hak edecek şekilde onarılmaları umudunu dile getirmekte idi. İsa, yine bu merkezde, insanlara, Tanrı’nın İradesi’nin, “göklerde” olduğu gibi “yeryüzünde” de gerçekleşmesi için dua etmelerini çünkü kendisinin de bu amaç çerçevesinde düşmüş insanlığı Tanrı’nın Krallığı’nın bireyleri olabilecek şekilde onarmak ve bu “Krallığı” yeryüzünde tesis edebilmek için gelmiş olduğunu sık sık dile getirdi. Ve onlara, “Tövbe edin (günahtan dönün), çünkü Kutsallığın Egemenliği (Göklerin Hükümranlığı) yakındır” (Matta 4:17) şeklinde seslendi. Mesih’in yolunu hazırlamak (misyonunu sonuca ulaştırmak için gerekli temelleri oluşturmak) amacı ile gelen Vaftizci Yahya da, aynı şekilde, Krallığın yakın olduğunu (Matta 3:2), insanlara müjdeledi.
Peki, insanlar, yaradılış amacını gerçekleştirerek, Tanrı’nın mükemmel olduğu gibi mükemmel olmayı başaracak şekilde onarıldıklarında nasıl bir görünüm sergileyeceklerdir? Bu nitelikteki insanlar, tam anlamı ile Tanrı ile uyum içerisinde olacaklarından, Onun Kalbi’ni de, ilahi bir tabiata sahip bir şekilde benliklerinin derinliklerinde aynen duyumsayabilecekleri için, her an Onunla birlikte, Onunla iç içe yaşayacaklardır. Ve asal günahtan da muaf olacakları için de, ne belli bir bedel ödeme zorunlulukları ne de bir kurtarıcıya ihtiyaçları söz konusu olacaktır. Bu seviyeye ulaşmış insanlar, düşmüş insanlığın Tanrıya ulaşmada bir geri dönüş aracı olarak kullandığı dua gibi belli inanç pratiklerini yerine getirmeye de doğal olarak ihtiyaç duymayacaktır. En önemlisi de, asal günaha sahip olmayacaklarından, çocukları da doğal olarak günahtan muaf bir şekilde doğacak ve dolayısı ile günahlarının bedellerinin ödenmesi için bir kurtarıcıya ihtiyaç duymayacaklardır.
1.2 İnsanlığın kurtuluşu Haç aracılığı ile tamamlanabildi mi?
Günahlarımızın bedellerinin ödenmesini sağlayan İsa’nın çarmıha gerilişi olayı, onarım takdiri çalışmasını sonuçsal amaca ulaştırabildi mi? Eğer cevabımız evet ise, İsa’ya büyük bir iman ile bağlanan öğrencileri ve halktan diğer kişilerin, kendi asal tabiatlarına onarılarak yeryüzünde Kutsallığın Egemenliği’nin yapı taşlarını oluşturmuş olmaları gerekirdi. Ama biliyoruz ki, İsa’dan sonraki tüm Hıristiyanlık tarihi boyunca, ne kadar sadık bir inanç yaşamı sürdürmüş olursa olsun, bir tek kişinin bile, yaşamını, Tanrı ile ayrılmaz, tam bir bütünlük içerisinde yaşadığına dair ne en ufak bir kayıt ne de örnek yer almamaktadır. Bugüne dek bir tek kişi bile, Tanrı’nın Kalbi’ni tüm yoğunluğu ile hissetmiş ve Onunki gibi ilahi bir tabiata sahip olabilmiş değildir. Yine tek bir kişi bile söz konusu olmamıştır ki, günahlarının bedeli ödenmek zorunda kalınmasın ya da dua ve diğer inanç pratiklerine ihtiyaç duymasın. Değerli bir Tanrı adamı olan Pavlus bile, sürdürdüğü onca iman ve dua yaşantısına rağmen bu konudaki sınırlılığını ve çaresizliğini dile getirmekten kendini alıkoyamamıştır (Romalılar 7:18-25). Yine bilinen o ki, hiçbir inançlı anne-babanın çocuğu, ebeveynleri ne denli inançlı olurlarsa olsun, asal günah olgusundan muaf ve Kurtarıcı’nın bedel ödemesi söz konusu olmaksızın Tanrı’nın Krallığı’na girebilecek şekilde dünyaya gelmemiştir. Bu gerçek, bizi tek bir yalın sonuca götürmektedir: Mesihlik kültürünü barındıran Hıristiyanlık bünyesinde bile tüm ebeveynler, kendi çocuklarına asal günahı aktarmaya halen devam etmektedirler.
Bunun anlamı şudur. Çarmıha gerilme kefareti, ne bizlerin asal günahlarımızı silip atabildi ne de, asal tabiatlarımızı mükemmel bir biçimde onarabildi. Dünyaya geliş amacının, haç bedeli ile tamamen yerine gelmeyeceğini bilen İsa, işte bu nedenle, insanlara bir kez daha geleceği sözünü verdi. İsa, Tanrı’nın yeryüzünde Kutsallığın Egemenliği’ni oluşturma iradesinin mutlak ve değişmez olduğunu çok iyi bildiği için, yeniden dönerek Tanrı’nın bu yöndeki İradesini tamamlamayı arzu etmekte idi.
İsa’nın, sınırsız bir özveri ile tüm insanlık adına çarmıh üzerinde ölüme gitmesi kuşkusuz boşa gitmedi. (Yuhanna 3:16). Eğer öyle olsa idi, Hıristiyanlığın, inanç düzeyini geliştirerek, Yasa’ların önceliğinden çok sevgininkini öne süren öğretisi ile başa baş giden çok parlak bir inanç tarihi de asla söz konusu olamazdı. Kaldı ki, bizlerin kişisel inanç deneyimlerimiz de, çarmıh aracılığı ile bizlere sağlanan kefaret lütfunun ne denli büyük olduğunu göstermektedir. İsa’nın çarmıh üzerinde ölümü, günahlarımızın yükünü Onun taşıdığı çok özverili bir bedel ödemesi idi. Ama öte yandan da, bu ölümün, asal günahlarımızın bedelini karşılamadığı ve de bizleri bir daha asla günaha sürüklemeyecek mükemmel asal konumlarımıza onarmadığı ve dolayısı ile yeryüzünde Kutsallığın Egemenlik Sahası’nı oluşturmaya bizleri yeterli kılmadığı da bir gerçektir.
Bu durumda, çarmıh üzerinde ölümün sağladığı kurtuluşun kapsamı nereye kadardır? Bu soru cevaplandırılmadıkça, çağdaş dünya insanlarının inanç yaşamlarına en doğru rotayı verebilmeleri hayli güç olacaktır. Ancak bu konuya girmeden önce, İsa’nın çarmıh üzerindeki ölümüne ilişkin gelişmelere, bu gerçek ışığında bir kez daha yaklaşmakta fayda var.
1.3 İsa’nın haç üzerinde ölümü
İsa’nın çarmıh üzerinde yaşamını vermesi, Tanrı’nın en arzuladığı bir irade olabilir miydi diye konuya girmeden önce gelin, Kutsal Kitap’ta İsa’nın öğrencilerinin söz ve eylemlerine yönelik bölümlere bir göz atalım.
Kesin olan bir şey varsa, o da, İsa’nın ölümünün ayrıksız tüm öğrencileri arasında büyük bir acı, öfke ve hayal kırıklığı şoku yaratmış olması idi. Stefanos örneğin, Yahudi liderlerin bilgisizlik ve inançsızlıklarına o denli kızgındı ki, onların davranışlarını “katillere yakışır ve isyan edenler” şeklinde yargılamaktan bile çekinmedi (Elçilerin İşleri 7:51-53). Bu tepkilerde o zamandan bu zamana değişen fazlaca bir şey olduğu da söylenemez. Hıristiyanlar dün de, bugün de, karşı tarafa, genelde, İsa’nın öğrencilerinin hissettiği duygularla yaklaşır oldular hep. Bu noktada sorulması gereken soru, İsa’nın ölümü, eğer gerçekten de Tanrı’nın iradesinin yerine getirilmesi için kaçınılmaz bir basamak idiyse, bu durumda, öğrencilerinin İsa’nın ölümüne üzülmekle birlikte, buna yol açan Yahudi liderlere bu denli kin ve kızgınlık duymalarının anlaşılır olup olmadığıdır? Gerçek olan o ki, bu ölüme verilen acı tepkilerden de anlamak mümkün ki, İsa’nın ölümü hem haksız hem de zamansız bir ölüm olgusu idi.
İsa’nın ölümünün kaçınılmaz olup, olmadığını ve de Tanrı’nın önceden belirlediği bir irade sonucu mu gündeme geldiğini, bir de Tanrı’nın takdirsel çalışmasının bakış açısından irdeleyelim.
Tanrı, İsrailoğulları’nı, İbrahim’in soyunun devamından seçilmiş halkı olarak çağırdı ve onlara her zaman göz kulak olup, kol kanat gerdi. Kimi zamanlarda da belli bir anlayış seviyesine yükseltebilmek için, onları çeşitli denemelerden ve zorlu dönemlerden geçirerek belli bir kalıba sokmaya çalıştı. Böyle dönemlerde, yolladığı peygamberler aracılığı ile Tanrı, bir gün mutlaka Mesih’i yollayacağına dair sarsılmaz ve değişmez vaadini tekrarlayarak onları rahatlatmaya çalıştı. Mesih’i karşılamalarına hazırlık amacı ile de, onların Mesken (Taşınır Tapınak) ve Tapınak inşa etmelerine önayak oldu. İsa doğduğunda ise, Tanrı, Doğu’dan üç bilge kişinin yanı sıra, Simon, Anna, Vaftizci Yahya ve diğerlerini, insanlara bu müjdeyi iletsinler diye yolladı.
Bu kişiler arasında özellikle de, annesinin rahmine düşmeden önce doğumu melek tarafından müjdelendiği (Luka 1.13) Yahuda halkı tarafından da bilinen Vaftizci Yahya başı çekmekte idi. Yahya’nın doğumuna ilişkin mucizeler, Yahuda halkı arasında büyük beklentilerin oluşmasına zemin hazırlamıştı. (Luka 1:63-66). Hatta, daha sonraları Yahya’nın dünyevi işlerden elini ayağını çekerek, düşüncesini Tanrı üzerine yoğunlaştırdığı sürece girmesi ile birlikte, pek çokları, onun beklenen Mesih olup, olamayacağını bile tartışır oldular (Luka 3:15). Öte yanda, Tanrı’nın Vaftizci Yahya gibi toplum üzerinde bu denli etkisi olan üstün bir kişiliği İsa’nın Mesih olduğuna tanıklık etsin diye yollamasındaki amaç, Yahudi halkının İsa’nın Mesihliğini kabul edebilmesine teşvik etmesi için idi.
Tanrı’nın bu yöndeki iradesi, o dönem Yahudi halkının, İsa’nın Mesihliğini kabul edebilmeleri yönünde olduğu için, uzun zamanlar boyunca, bu iradenin pratik anlamda yeryüzünde gerçekleşebilmesi için eğitilen Yahudi halkının, İsa’ya inanması gerekmekte idi. Eğer bu halk, Tanrı’nın arzu ettiği gibi inanmış olsa idi, Onu çarmıha yollama olasılığını akıllarından geçirip onca zamanlar sabırsızlıkla, her türlü zorluğa göğüs gererek bekledikleri Mesih’lerine en ufak bir zarar gelmesine tahammül edebilir miydi? Gelin görün ki, çağlar boyu hazırlanmış bu halk, Tanrı’nın iradesini göz ardı ettiği ve İsa’nın Mesih olduğuna inanamadığı için, Onun çarmıh üzerinde ölüme gitmesine de seyirci kalabildi. Ancak anlaşılması gereken en önemli nokta, İsa’nın, bu dünyaya gelme amacının kesinlikle, çarmıh üzerinde ölmek için olmadığı idi.
Bu noktada, İsa’nın söz ve yaptıklarını ölçü alarak, çarmıh üzerinde ölümünün, gerçekten de, Mesihlik misyonunu yerine getirmek için bir gereklilik olup olmadığını birlikte inceleyelim.
İsa’nın sözleri ve eylemleri, hep, insanlarda, kendi Mesihliğini kabul ettirmeye yönelik inancı oluşturmaya yönelik oldu. Örneğin, insanlar, Tanrı tarafından onaylanan işleri yapmak için ne yapmaları gerektiğini sorduklarında, İsa’nın cevabı şöyle oldu: Tanrı tarafından onaylanan iş, onun göndermiş olduğu kişiye iman etmenizdir. (Yuhanna 6:29) Bir başka vesilede, Ferisilerin inançsızlığı yüzünden ve de sahip olduğu kalp acısını paylaşacak kimseyi bulamamış olmanın verdiği kırgınlık içerisinde, Kudüs şehrine bir tepeden bakarken ağlayan İsa, Tanrı’nın iki bin yıl boyunca iradesini kabul edebilmeleri için onca emek vererek hazırladığı ama söz konusu zaman geldiğinde beklediği karşılığı alamadığı Yahudi halkının içine düştüğü iman açmazından dolayı yüz yüze kalacağı sıkıntıları ve taş üstünde taşın kalmayacağı dönemlerin geleceğini ifade etmekte idi. Ve de İsrail halkının bilgisizliğine, “kendini ilgilendiren tanrısal ziyaretin vaktini bilmedin.” (Luka 19:44) sözleri ile işaret etmekte idi. Yine bir başka zamanda da:
Yeruşalem, Yeruşalem (Kudüs), peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalem. Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi, kaç kez çocuklarını yanıma toplamak istedim. Ama bunu istemediniz. (Matta 23:37), diyerek, Kudüs halkının inatçılığı ve inançsızlığından duyduğu ıstırabı dile getirmekteydi. İsa, Mesihliğine tanıklık eden kutsal Yazılara aşina olmalarına rağmen kendisine inanmayı reddeden İsrail halkına kırgınlığını da, Kutsal Yazıları dikkatle araştırıyorsunuz. Çünkü sonsuz yaşamınızın onlarda bulunduğunu sanıyorsunuz. Oysa bana da onlar tanıklık ediyor. Buna rağmen yaşam bulmak için bana gelmeyi reddediyorsunuz. (Yuhanna 5:39-40) ve Baba’nın adıyla geldim ve beni kabul etmiyorsunuz. …Çünkü Musa’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz, çünkü o, bana ilişkin yazmıştır. (Yuhanna 5:43-46) şeklinde ifade etmekteydi.
İsa, insanların inançsızlıklarının üstesinden gelebilme çaresizliği içinde, sayısız mucizeler de yapmış olmasına rağmen, İsrail’in dini liderleri yaptığı işleri Beelzebub’un (Şeytan) etkisi altında yaptığını öne sürerek onu hep hafife aldılar. (Matta 12:24). Böylesi bir çaresizlik ruh hali içerisinde İsa: Bana inanmasanız bile, bari yapılan işlere inanın. Öyle ki Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilip, anlayasınız. (Yuhanna 10:38) diyerek İsrail halkına yakındı. İsa, kendisine cephe alanları sert bir dille ikiyüzlü olmakla da suçladı (Matta 23:13-36). İsa’nın yapmış olduğu işler ve dini liderlerle halka yönelik sözleri, görüldüğü gibi, hep, Tanrı’nın İradesi o yönde olduğu üzere, onların kendisine inanmalarını sağlamaya yönelik oldu. Eğer gerçekten de bu halk, Tanrı’nın iradesine gereken karşılığı vermiş ve İsa’nın Mesihliğine inanmış olsa idi, içlerinden bir tanesi bile Onu, çarmıh üzerinde ölüme yollamaya cesaret eder miydi?
Tüm parçaları birbirine bağladığımızda, ortaya çıkan sonuç şu ki, İsa’nın çarmıh üzerinde ölümü, Mesihlik misyonunu tamamlamanın bir gereği değil, aksine, Onu kabullenebilmeleri için asırlarca hazırlanmış kendi toplumunun cehalet ve inançsızlığının talihsiz ve çok trajik bir sonucu idi. Bu gerçeğe en çarpıcı biçimde, İsa’nın çarmıh üzerindeki son sözlerinde tanık olmaktayız: Baba, onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar. (Luka 23:34)
Eğer Tanrı’nın başlangıçtan beri iradesi, İsa’nın çarmıh üzerinde ölümü olsa idi, İsa’nın da bu iradenin bilinci ile, olan her şeyin olması gerektiği için öyle olduğu anlayışına sahip olaraktan büyük bir kabullenirlik içerisinde olması gerekmez miydi? Ama biliyoruz ki, İsa, yakalanmadan önceki son duasında, Tanrı’ya tam üç kez: “Baba, eğer mümkünse bu kase benden uzaklaştırılsın. Ama yine de benim değil, senin iraden olsun.” (Matta 26:39) şeklinde yakardı. Gerçekte, İsa, ölümü ile birlikte, Tanrı’nın yeryüzünde Göklerin Krallığı’nın tesisine yönelik iradesinin yarım kalacağı bilincinin hüznü içerisinde son bir ümitsiz çaba ile bu duayı etmişti. Öte yandan, Düşüş’ün hemen ertesinden başlamak üzere bu umudu gerçekleştirmek için çağlar boyu ilahi çalışmasını sürdüren Tanrı açısından da kuşkusuz böyle bir son, trajik bir olay ve büyük bir hayal kırıklığı demekti. Nitekim, İsa da, insanlığın o güne dek var olmuş sorunlarının, çatışmalarının, kendi ölümünden sonra da, İkinci Gelişi’ne dek çözümlenemeden aynen devam edeceğinin acılı bilinci içerisindeydi.
Musa döneminde, Kenan diyarına yolculukları sırasında zorluklardan usanan İsrail halkı, Musa’nın önderliğine olan inançlarını yitirip, baş kaldırdıklarında, ölümcül yılanlarla çevrildi ve aralarından birçokları ısırılıp, öldüler. Daha sonra, Musa’nın halkı adına sorumluluğu üstlenerek Tanrıya sığınışı ile birlikte, Tanrı, ondan bronz bir yılan yapıp, bir sırığın ucuna bir iman nesnesi olarak bağlamasını ve bir ısırılan olduğunda bu yılana bakmakla o kişinin kurtulacağını söyledi. (Sayılar 21:4-9) İsa, bu olaya gönderme yaparak, “Tıpkı Musa’nın çölde yılanı yükselttiği gibi, İnsanoğlu’nun (İsa) da yükselmesi gerekir.” (Yuhanna 3:14) dediğinde, Tanrı tarafından uzun çağlar boyunca kendisinin Mesihliğini kabul etmeleri için hazırlanmış İsrail halkının inançsızlığına bağlı olarak, tüm insanlığın büyük acılara mahkum edileceği ve kendisinin de tıpkı bronz yılan gibi, her kendisine bakıp, inananı kurtaracak şekilde çarmıhta öleceği olasılığını öngörerek, acılı bir kalp ile, o dönemdeki peygamberlik sözlerini dile getirmekten kendini alamadı.
İsa’nın çarmıh üzerinde ölümünün, Tanrı’nın asal iradesi değil de, İsrail halkının imansızlığının bir sonucu olduğuna dair bir diğer gösterge de, İsrail’in hemen çarmıha geriliş olayının ardından başlamak üzere güç yitirmeye başlayışı oldu. (Luka 19:44). Oysa ki, İsa’dan önceki peygamberlik yazılarında, İsa’nın gelip, Davut’un tahtına oturarak sonsuza dek sürecek bir krallık kuracağı belirtilmekte idi (İşaya 9:6-7): Çünkü bize bir çocuk doğdu. Bize bir oğul verildi, ve reislik onun omuzu üzerinde olacak ve onun adı, Harika Öğütçü, Kadir Allah, Ebediyet Babası, Barış Prensi diye çağrılacaktır. Onun reisliğinin ve barışının çoğalmasına son olmayacak. Onu Davut’un tahtı üzerinde ve ülkesi üzerinde, şimdiden ebede kadar hakla ve doğrulukla pekiştirmek ve desteklemek için, Rabbin gayreti bunu yapacak. İsa, henüz ana rahmine düşmeden önce, Meryem’e görünen bir melek de benzeri bir tahminde bulunmuş idi -Luka 1:31-33: İşte gebe kalıp, bir oğul doğuracak, adını İsa koyacaksın. O ulu olacak ve kendisine en yüce olanın Oğlu denilecek. Rab Tanrı Ona, atası Davut’un tahtını verecek. Yakup’un evi üzerinde sonsuza dek hükümran olacak. Hükümranlığının sonu hiç gelmeyecek.
Tanrı’nın, İbrahim döneminden beri her türlü güçlüğün arasından yönlendirerek hazırladığı İsrail’in seçilmiş halkı için olan açık iradesi, onlara Mesih’i yollamak ve böylece yeryüzünde, sonsuz ilahi egemenliğini tesis etmek idi. Ancak, Yahudi liderleri, İsa’ya eziyet edip, Onun çarmıh üzerinde ölmesine zemin hazırladıklarında, İsrail de, Tanrı’nın Krallığı’nın yapı taşı olacak millet olma özelliğini, yeterliliğini yitirmiş oldu. İsrail halkı bu olaydan sonraki birkaç nesil içerisinde, darmadağın olup, tüm dünyaya yayıldı. O zamandan beri, çeşitli baskı ve eziyetlere muhatap kalmalarının gerisinde ise, atalarının, onarım takdiri çalışmasına sekte vurarak, Mesih konumunda yollanan kişiyi, onurlandıracak yerde, ölüme mahkum etmelerindeki ölümcül hata yatmaktadır. Atalarının İsa’yı çarmıh üzerinde ölüme gönderme günahının bedelini, genelde tüm Yahudi halkı çok ağır bir biçimde ödedi. Yahudi halkının yanı sıra, pek çok inançlı insan da, söz konusu bu kollektif günahın kendi paylarına düşen yükünü sırtlanmak durumunda kaldı.
1.4 Haç aracılığı ile kefaretin ve kurtuluşun sınırı ve İsa’nın ikinci gelişinin amacı
Eğer İsa, çarmıh üzerinde ölüme yollanmasa idi, yerine getirmekle yükümlü olduğu insanlığı hem ruhsal hem de fiziksel boyutta kurtuluşa ulaştırma misyonunu tamamlamış dolayısı ile de Kutsallığın Egemenliği’ni, ki bu peygamber İşaya, Meryem’e görünen melek ve Göklerin Krallığı’nın yakın olduğunu söyleyen bizzat İsa’nın kendisi tarafından da defalarca ifade edilmişti, bir daha yok olmamak üzere yeryüzünde tesis etmiş olacaktı. (İşaya 9:6-7, Luka 1:31-33, Matta 4:17).
İnsanın yaratılış sürecinde, “Rab Allah, yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu.” (Tekvin 2:7). İnsanlar, hem ruh, hem beden birimlerine sahip olarak yaratıldıkları gibi, düşüşleri de, hem ruhsal hem fiziksel boyutlarda yer aldı.
İsa, tam bir kurtuluşu sağlamak için geldiğine göre, bunu, hem ruhsal hem fiziksel anlamlarda yerine getirmesi söz konusu idi. İsa’ya inanmak, onunla bir bütün oluşturmak anlamına gelmektedir. Bu nedenle İsa, kendini üzüm asmasına, öğrencilerini de, asmanın dallarına benzetmekte idi. (Yuhanna 15:5). Bu noktayı, “O gün bileceksiniz ki, ben Babam’dayım ve siz bendesiniz, ben de sizdeyim” sözleri ile de vurgulamış idi. (Yuhanna 14:20) İsa’nın, düşmüş insanlığı hem fiziksel hem de ruhsal anlamda kurtarabilmesi için, beden alarak gelmesi zorunlu idi. İnsanlar, İsa’ya inanarak onunla hem ruhsal hem de fiziksel boyutta bütünleşebilseler idi eğer, kurtuluşa da hem ruhsal hem fiziksel boyutlarda ulaşmaları mümkün olabilecekti. Ne var ki, insanlar, yalnızca, İsa’ya inanmamakla kalmayıp, Onu ölüme götüren tüm zeminleri de hazırladılar. Böylece İsa’nın bedeni, Şeytan’ın iradesi doğrultusunda yok edildi. Bu gerçekten ötürü, İsa’ya inanan en inançlı insanlar bile İsa ile bütünleştikten sonra da, bedenen halen, tıpkı İsa’nın bedenine söz konusu olduğu gibi, Şeytan’ın saldırılarına maruz kalabilmekteler.
Sonuç olarak, bir insanın ne denli sadık bir inanan olursa olsun, fiziksel kurtuluşa, İsa’nın çarmıh üzerinde ödediği kefaret ile ulaşması, Adem’in soy ağacından kendisine aktarılan asal günah, henüz kökünden yok edilebilmiş olmadığı için mümkün değildir. İsa’nın Mesihliğine inanan en ateşli mümin bile, asal günah yükünü halen taşımakta ve bunu kendi çocuklarına aktarmaya da devam etmektedir. Kendi kişisel iman yaşantımızda, Şeytan’ın bizi sahiplenmesine engel olmak için, bedenimizin isteklerine ne kadar set çekmeye çalışırsak çalışalım ve bize önerildiği üzere ne denli dua edersek edelim (1.Selanikliler 5:17), asal günah olgusu, haç kefaretine rağmen halen devam ettiği için, Şeytan’ın bir şekilde bir açık bularak bizleri sahiplenebileceği şartları tamamen ortadan kaldırmak mümkün olamamaktadır.
İsa, bedeni, Şeytan’ın saldırısına muhatap kalarak yok edildiği için, ruhsal ve fiziksel anlamlarda yer aldığında ancak sonuca ulaşacak tam bir mutlak kurtuluş amacı da sonuca ulaştırılamadı. Ancak, Onun haç üzerinde dökülen kanı ile sağlanan kefaret sonrasındaki dirilişinin başarılı temeli üzerinde, insanlık için ruhsal kurtuluş zemini oluşmuş oldu. Bunun sonucu olarak da, dirilişinden bu yana İsa’ya inanan tüm insanlar, fiziksel kurtuluşa değil, fakat ruhsal kurtuluş şansına sahip olageldiler.
Kısacası, haç kefareti ile kurtuluş, ruhsal kurtuluş olarak sınırlı kalmış durumdadır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, asal günah, İsa’ya en fazla inanan ve onun öğretilerini en ciddi anlamda yaşamına geçiren kişilerde bile, işlerliğini devam ettirmekte ve soylarının devamındakilere aktarılmaktadır. İnanç anlamında en yüksek yerlerde bulunanların söz konusu günah dürtülerine verdikleri savaşım ise, inançları oranında büyük olabilmektedir.
Örneğin İsa’nın izleyenleri arasında başı çeken Pavlus bile, bedenine egemen olan günah olgusunun önüne tam anlamı ile geçememenin acısını ifade etmekten kendini alamamıştır: Çünkü varlığımızın derinliklerinde Tanrı yasasını gönülden onaylıyorum. Gelgelelim, bedenimin parçalarında bambaşka bir yasa görüyorum. Sağduyumun yasasına karşı savaşan ve beni bedenimin parçalarında işler olan günah yasasına tutsak kılan bir yasa. Ne zavallı bir insanım. Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak? Rabbimiz İsa Mesih aracılığı ile Tanrıya şükürler olsun. Sonuç şudur ki, sağduyumla Tanrı’nın yasasına, bedenimin gereksiz istekleriyle ise günah yasasına iştirak ediyorum ben. (Romalılar 7:22-25) Bu ifade, Pavlus’un bir yandan ruhsal kurtuluşa sahip olmanın verdiği sevinç, diğer yandansa fiziksel kurtuluşa sahip olamamanın verdiği sıkıntı arasındaki müthiş çelişkili ruh halini göstermesi açısından oldukça dikkate değerdir. Yuhanna da bu gerçeği şu şekilde dile getirmiştir: Günahımız yoktur dersek, kendi kendimizi kandırmış oluruz ve gerçek bizde barınmaz…günah işlemedik dersek Tanrı’yı yalancı çıkarırız ve Onun sözü bizde barınmaz. (1 Yuhanna 1:8-10) İsa’nın çarmıha geriliş ve sonrasındaki dirilişi temeli üzerinde kurtuluş şansına sahip olan bizler, asal günah olgusu benliğimizde halen işler olduğu için, günah zincirlerinden tamamen kurtulabilmiş değiliz. O nedenle, çarmıh üzerinde ölmesi ile birlikte, insanların bedenlerinde işlerlikte olan asal günah olgusuna kökünden bir son verme şansını yitiren İsa, fiziksel kurtuluş olayını tamamlayabilmek için, bir kez daha yeryüzüne gelmek durumundadır. Tanrı’nın insanlığı kurtarma çalışması, hem ruhsal hem fiziksel anlamlarda ancak o zaman sonuca ulaştırılmış olacaktır.
1.5 İsa’nın çarmıh üzerinde ölümüne yönelik iki farklı peygamberlik
Eğer İsa’nın çarmıh üzerinde ölümü, onun Mesih olarak misyonunu tamamlaması için önceden belirlenmiş bir gereklilik değil idiyse, o halde Kutsal Kitap’ın İşaya (İşaya 53) bölümünde neden, Mesih’in tüm bu sıkıntılardan geçerek haç üzerinde acı çekeceği belirtilmekte idi?
Bu bölümü ölçü alarak yorum yaptığımızda, Kutsal Kitap’ta yer alan peygamberlik sözlerinin yalnızca İsa’nın bu yönde acı çekeceğine ilişkin olduğu yanılgısına düşebiliriz. Oysa ki Kutsal Kitap’ı, Prensip anlayışının ışığı altında daha bir dikkatli okuduğumuzda, bu peygamberlik sözleri ile taban tabana zıt başka peygamberlik sözlerinin de yer aldığını görmek mümkün. İşaya’nın belirttiği (İşaya 9,11,60) ve melek tarafından Meryem’e de bildirildiği (Luka 1:31-33) gibi, İsa’nın, kendi yaşam süreci içerisinde Yahudilerin kralı olacağı ve de yeryüzünde sonsuza dek sürecek bir krallık kuracağı belirtilmiş idi. Şimdi, dilerseniz gelin, Tanrı’nın, İsa’ya yönelik birbiri ile çelişen iki farklı peygamberlik sözünü neden ulaştırmış olabileceğini inceleyelim.
Tanrı, insanları, kendi paylarına düşen sorumluluğu yerine getirdiklerinde ancak mükemmelliğe ulaşabilecekleri bir şekilde yarattı (Yaradılış 5:2-2). Biliyoruz ki, ilk atalarımız kendi sorumluluk paylarını yerine getirmediler ve düştüler. Dolayısı ile, insanlar, Tanrı’nın iradesine uygun bir şekilde sorumluluk paylarını yerine getirme ya da, bu iradeyi göz ardı ederek, sorumluluk paylarını yerine getirmeme gibi bir potansiyele sahipler.
Örneklemek gerekirse, iyiliği kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yemek veya yememek, Adem’e yerine getirmekle yükümlü olduğu bir insani sorumluluk payı idi. Adem ya, Tanrı’nın o meyveden yememesi yönündeki iradesini göz önüne alarak mükemmelliğe ulaşma, veya tamamen göz ardı ederek ölmek (ruhsal anlamda) durumunda idi. O, kendi özgür iradesi ile ikincisini seçti.
Eski Ahit Çağı’nı ele aldığımızda örneğin, Tanrı’nın, On Emri’ni ve Musa Yasalarını, İsrailoğullarının kurtuluş şartı olarak verdiğini görürüz. O dönem insanları da, ya Yasa’yı gözetip, kurtulmak ya da yok sayarak mahvolmak seçim hakkına sahiptiler (Tesniye 30:15-20).
Mısır’ı terk ederek Kenan diyarına yolculuk eden İsrailoğulları için söz konusu olan sorumluluk payı ise, Musa’nın direktiflerine uyum göstermek idi. Öyle ki ya Musa’nın rehberliği doğrultusunda hareket ederek Kenan diyarına ulaşmak ya da, ona karşı koyarak asla vaad edilmiş topraklara ulaşamamak gibi bir kader ile karşı karşıya idiler. Nitekim de, Tanrı’nın asal iradesine göre, İsrailoğulları, Tanrı’nın rehberliğinde Kenan diyarına ulaşmak durumunda olmalarına rağmen (Çıkış 3:8), gerekli iman sorumluluğunu yerine getirmemelerinin doğal bir sonucu olarak Kenan diyarına ulaşmadan çölde ölmek durumunda kaldılar ve ancak kendilerinden sonra gelen çocukları, vaad edilmiş topraklara ulaşabildiler.
Demek ki, insanların her zaman, her durumda, kendi özgür iradeleri doğrultusunda Tanrı’nın iradesini göz önüne alacak ya da bu iradeye tamamen ters düşecek şekilde davranma sorumlulukları saklı bulunmaktadır. Bu anlamda da, ortaya çıkacak sonuçlar, doğal olarak takınacakları tutum ve yerine getirecekleri eylemlerle paralel gelişecektir. Bu gerçeği göz önüne alan Tanrı, İradesi’nin yerine getirilmesine yönelik olarak, iki farklı peygamberlik sözünü ulaştırmayı doğru bulmuştur.
Mesih’i yollamak Tanrı’nın sorumluluk payı iken, yollanan kişiye inanıp, kabullenmek insanın payına düşen bir sorumluluktur. Yahudi halkı da, ya Tanrı’nın arzuladığı gibi Mesih’e inanmak, ya da Onun iradesini göz ardı edip, inanmamak seçme hakkına sahiptiler. Olayların gidişatını belirlemede bu insani sorumluluk payını göz önüne alan Tanrı, o nedenle, İsa aracılığı ile gerçekleştirmeyi düşündüğü iradesi’ne yönelik iki farklı peygamberlik sözünü insanlarına ulaştırdı. Bunlardan ilki, İsa’nın, insanların inançsızlığından ötürü öleceğine (İşaya 53) yönelik olanı, diğeri ise, insanların onun Mesihliğine inanıp, yücelterek Tanrı’nın iradesini şan ve şerefle yerine getirip, sonuca ulaştırmasına yardımcı olacakları yönünde olanıydı (İşaya: 9, 11, 60, Luka: 1:31). Ne var ki, İsa, halkının kendisini kabullenememesinden ötürü haç üzerinde ölmek durumunda kaldığında, ne yazık ki, birinci peygamberlik öngörüsü gerçekleşmiş, diğeri ise, Mesih’in İkinci Gelişi’nde yerine getirilmek üzere ertelenmek durumunda kalmıştır.
1.6 İsa’nın, çarmıha gerilmesinin bir gereklilik olduğu izlenimini yaratacak şekilde Yeni Ahit’te yer alan sözleri
Yeni Ahit’te, İsa’nın haç üzerinde acı çekmesinin kurtuluş için gerekli olduğuna yönelik yer alan bir takım bölümler yer almaktadır. Örneğin, Petrus, bizzat İsa’nın, çarmıha gerilme olasılığını gündeme getirmesinden sonra, bunun gerçekleşmesi olasılığına karşı çıktığında, İsa, onu “Geriye çekil ey Şeytan, sen bana ket vuran birisin. Çünkü Tanrı’ya ilişkin olanları değil, insanlara ilişkin olanları düşünmektesin.” (Matta 16:23) diyerek payladı. Bu noktada, İsa’nın Petrus’u neden bu denli şiddetle azarlamış olabileceğinin üstünde durmakta fayda var, İsa, bu sözleri ettiğinde, Tanrı’nın, İsa aracılığı ile, insanlarına fiziksel ve ruhsal kurtuluşu ulaştırma yönündeki iradesi, ne yazık ki, bu iş için hazırlanmış seçilmiş halkın, İsa’nın bu yöndeki çabalarına, inançsızlıkları ile vurdukları sekte yüzünden çoktan gündem dışı kalmış idi. Ve öğrencileri de dahil olmak üzere herkesten daha fazla bunun bilincinde olan İsa, insanlığa en azından ruhsal kurtuluş yolunu açabilmek adına, bir bedel şartı ve kaçınılmaz bir zorunluluk olarak gündeme gelen haç üzerinde ölmek yönündeki yeni takdirsel kararı kabullenmek (Luka 9.31) durumunda kaldı. Dolayısı ile söz konusu varılan noktada, İsa’nın Petrus’u şiddetle azarlaması, olayların niye, nasıl başlangıçtakinden farklı yörüngelere yöneldiğinden habersiz Petrus’un sözlerinin, Tanrı’nın bu ikincil takdirsel planına sekte vurabileceği endişesinden kaynaklanmakta idi.
İsa’nın haç üzerinde ölmesinin başlangıçtan belirlenmiş bir takdirsel gelişme olduğu sanısını yaratan bir diğer örnek de, onun, çarmıh üzerindeyken söylemiş olduğu “Her şey tamamlandı” (Yuhanna 19:30) şeklindeki son sözleri idi. Oysa ki İsa bu sözleri ile, Tanrı’nın birincil iradesine, gelişen şartların beklenenden farklı olmasından ötürü, bir alternatif oluşturacak ve insanlığa en azından ruhsal kurtuluş yolunu açık bırakabilecek şekilde haç üzerinde ölmekle, gerekli temeli attığını ifade etmekte idi. Nitekim İsa, halkın imansızlığının artık değiştirilemez olduğunu anladıktan sonra, fiziksel kurtuluşu gerçekleştirme görevini İkinci Geliş zamanına bırakarak, ruhsal kurtuluşun temelini atmak amacı ile çarmıh yolunu seçmişti.
Böylesi ikilem yaratacak durumlarda, insanların, sarsılmaz bir imana sahip olabilmeleri için, samimi ve önyargısız dualarla edinilecek ruhsal deneyimlerle Tanrı ile direkt bir iletişim içerisine girmeleri ve daha sonra, bu temel üzerinde Kutsal Yazıları değerlendirerek gerçeği anlamaya çalışmaları çok büyük önem taşımaktadır. Bu gerçekten ötürüdür ki, İsa, Tanrı’ya tapınanların, “ruhta ve gerçekte” (Yuhanna 4:24) tapınmaları gerektiğini vurgulamıştır.
O dönemden bugüne değin, Hıristiyanlar, İsa’nın bu dünyaya çarmıh üzerinde ölmek üzere gelmiş olduğuna inana geldiler. Dolayısı ile de, İsa’nın Mesih olarak gelişinin ardındaki temel amacı gereğince anlayamadıkları gibi, bizlere sağlamış olduğu ruhsal kurtuluş olgusunu da, sanki bütün geliş amacı o kadarı ile sınırlıymışçasına yanlış değerlendirdiler. Oysa ki İsa’nın yegane varlık amacı yeterince yaşayarak, Tanrı’nın iradesini yeryüzünde yerine getirebilmek yönünde idi. Ama bütün çabalarına rağmen, insanlar, kendisine ve misyonunun önemine inançsızlıklarını sürdürmede devam ettiklerinde, İsa da, büyük bir hayal kırıklığı ve tarifsiz acı çeken bir kalp ile birlikte ölmek zorunda kaldı. Bugün, bu gerçekler ışığında, İsa’nın kalp acısını dindirecek inanç temelini oluşturmayı başarmış gerçek inananlara ihtiyaç vardır. İsa’nın damat olarak yeniden gelebilmesinden önce, yeryüzünde onun kalbinin arzularını yüceltebilecek gelinlerin ortaya çıkması gerekir. Ancak, İsa’nın “İnsanoğlu geldiğinde, yeryüzünde iman bulabilecek mi?” (Luka 18:8) şeklindeki kinayeli ve hüzünlü sorusu, ikinci geliş söz konusu olduğunda da, kendi döneminde söz konusu olan inançsızlık eğilimi ve bilgisizliğin devam ediyor olabileceği olasılığını görmüş olduğunu ortaya koymaktaydı.
Kutsal metinleri incelememizde, Tanrı’nın takdirsel planı çerçevesinde, İsa’nın haç üzerinde ölmek üzere gelmiş olduğu fikrini çürütecek argümanları sunduk. Bu noktada inanan kişi açısından yapılacak en doğru hareket, önyargısız ve açık bir kalple, sorunun cevabının doğrulamasını bizzat İsa’nın kendisinden samimi dualar aracılığı ile istemek yönünde olmalıdır. Ne var ki, henüz ruhsal gerçekleri algılayabilecek yeterlilikte değil isek, o zaman da, bu lütufa sahip olma şansına erişmiş güvenilir insanların bu yöndeki deneyimlerine kulak verip, değerlendirerek inancımızı daha sağlam zeminlere oturtma arayışına girmemizde fayda var. Ancak o zaman, “güvey olan İsa’nın “gelinleri” olma temelinde, İkinci Geliş söz konusu olduğunda, birinci gelişteki hatayı yinelemeyerek, onu kabul edebilme hakkına sahip olabiliriz.